Wednesday, May 29, 2013

Reyhanlı'dan bakınca hiçbir şey aynı görünmüyor!

Sanatçılar Ahmet Mümtaz Taylan, Aylin Aslım, Birol Namoğlu, Doğan Duru, Ferman Akgül, Harun Tekin, Koray Candemir ve Murat Dalkılıç bombalı saldırı sonucu 52 kişinin yaşamını yitirdiği Reyhanlı'ya giderek ortak açıklama yaptı
Reyhanlı'dan bakınca hiçbir şey aynı görünmüyor!
Sanatçıların açıklaması şöyle:
“İstanbul'da yaşayan bir grup müzisyen ve oyuncu olarak önceki gün Reyhanlı'ya gittik. Amacımız hem unutmadığımızı göstermek, hem dertleşmek, hem baş sağlığı dilemek hem de olup biteni yerinde görmekti. Binlerce duygu ve anıyla döndük, bazılarını hayat boyu unutmayıp anlatacağız, ama öncelikle Reyhanlı'da geçirdiğimiz güne dair ilk izlenimlerimizi paylaşmak istiyoruz.

1. Reyhanlı'da yaşananlar, Reyhanlı'dan bakınca, İstanbul veya Ankara'dan göründüğü gibi görünmüyor.

2. Reyhanlı halkı, yaşanan patlamanın uzun zamandır beklendiği ve göz göre göre geldiği konusunda görüş birliğine sahip.

3. İlçe sakinleri, devletin sınır güvenliği ve asayiş konularında büyük oranda yetersiz kaldığını düşünüyor.

4. Uzunca bir süredir ilçede yaşanan güvenlik zaafiyetiyle Sayın Başbakan'ın bölgeyi ziyaretinde alınan aşırı güvenlik önlemleri arasındaki tezat, Reyhanlı'yı yaralamış. Devletin yurttaşlarına yeterince değer vermediği algısı oluşmuş.

5. Olası yeni patlamalara dair kaygılar ve özellikle çocukların maruz kaldığı travmalar var.

6. Reyhanlı'da yaşayanlar arasında bu katliamın mezhep kavgasına yönelik bir provokasyon olduğu görüşü yaygın.

7. İlçe genelinde Suriyelilere karşı öfke ve aldatılmışlık duygusunun varlığından söz etmek mümkün. Reyhanlı sakinlerinin çoğu mültecilerin içinde bulunduğu zorlukları kabul ederken, Suriyeli misafirlerin artık tamamen ilçe dışındaki kamplarda ağırlanmasının doğru olacağını düşünüyor.

8. Yakınlarını kaybeden acılı aileler başta olmak üzere, ilçede olayın nedeni ve failleri konusunda paylaşılan algı ve kanaatlerle, medyanın ve devletin öne çıkardığı algı ve kanaatler arasında kayda değer farklılıklar var.

9. Konuyla ilgili bütün birey ve kurumların büyük bir özenle bölgede silahların susması için çalışması gerekli. Reyhanlı'nın yaşadığı korkunç katliama rağmen korumayı başardığı sağduyu ve sükunet ülkenin ve bölgenin tümüne ilham vermeli, örnek olmalı.

Saygılarımızla,

Ahmet Mümtaz Taylan, Aylin Aslım, Birol Namoğlu, Doğan Duru, Ferman Akgül, Harun Tekin, Koray Candemir, Murat Dalkılıç.”

Monday, May 27, 2013

TÜKENMİŞLİK SENDROMU



Kendinizi sürekli yorgun hissediyor musunuz Enerjinizin hızla tükendiğini, ancak yerine aynı hızla koyamadığınızı mı fark ettiniz?Önünüzü göremeyecek kadar yoğun mu çalışıyorsunuz? Belli bir nedeni olmaksızın kendinizi huzursuz mu hissediyorsunuz? Üzerinizdeki baskılar nedeniyle duygularınızda hızlı değişmeler oluyor mu? Hiçbir şey yapamayacak kadar isteksiz ve halsiz misiniz?
İş yerinizde etrafınıza bir bakın. Bazı çalışanlar daha coşkuyla çalışırken diğerlerinin pili bitmiş gibi mi? Ya siz...Stres ve yoğun çalışma temposunun etkilerini eskiye oranla daha fazla hissediyor musunuz? Yatağa yapıştığınızı, işe gitmemek için bahaneler bulmaya çalıştığınızı fark ediyor musunuz? İş yaşamıyla ilgili eski coşkunuzu yitirdiğinizi, işe giderken yol boyunca geri geri gittiğini hissediyor musunuz? Yoğun baş ağrıları çekiyor musunuz?
Bu soruların hepsine ya da çoğuna evet diyorsanız ;
·         İş temponuzu düşürmeyi deneyin
·         İş saatleri içinde kısa ancak sık aralıklı molalar vermeye çalışın
·         Yemek ve uyku saatlerinizi düzene koyun
·         Tatile gitmeye gayret edin

Bunları denemenize rağmen sıkıntılarınız değişmiyor ve hatta artıyorsa “ tükenmişlik sendromu” yaşıyorsunuz demektir.
Tükenmişlik sendromu oldukça yaygın görülen bir durumdur. Çalışan kişilerin %80’i iş yaşamlarının bir noktasında tükenmişlik sendromuna yakalanabilmekte. Ancak bu durum birdenbire gelişen bir durum değil, yavaş yavaş gelişiyor , bazı faktörlerle besleniyor. Ortaya çıktıktan sonra da kişinin ruhsal dengesini bozuyor, iş- aile- sosyal yaşantıda önemli gedikler açılmasına neden olabiliyor.
Tükenmişlik sendromu basit bir yorgunlukla açıklanamaz. Yorgunluk iyi bir uyku ve dinlenme ile düzelebilir. Ancak tükenmişlik sendromunu yaşayan kişiler kendilerini uyuyamayacak kadar yorgun- huzursuz hissedebilirler.

Nedir tükenmişlik sendromu?

·         Duygusal açıdan tükendiklerini, hiç kimseye verecekleri bir şey kalmadığını hissederler
·         Kendilerini ve yaptıkları işi hep olumsuz kelimelerle tanımlarlar
·         Hiç kimsenin onları takdir etmediğini, beğenmediğini düşünür, ancak kendilerini de beğenmezler
·         Aşırı heyecanlı, huzursuz, gergindirler
·         Kendilerini mutsuz- umutsuz hissederler
·         Aşırı öfkelidirler, tepkileri abartılıdır
·         Her şeyin daha da kötüye gideceğini zannederler
·         Dikkatlerini toplamakta güçlük çekerler, düşünme hızları yavaşlamıştır
·         Karar vermekte- insiyatif kullanmakta zorluk çekerler
·         Nesnelliklerini kaybetmişlerdir
·         Değişimlere karşı tepki duyarlar, engel olmaya çalışırlar
·         Fiziksel olarak ta enerji kaybı yaşarlar
·         Mide- barsak şikayetleri, baş ağrıları sık olarak gözlenir
·         İştahsızlıktan yakınırlar. Bazen de kendilerini yemeye verirler
·         Çok yorgun olmalarına rağmen geç saatlere kadar uyuyamazla, sabah çok zorlukla uyanırlar ve uyandıklarında halen yorgundurlar
·         Hem iş, hem sosyal hem de aile yaşantılarında ilişkileri bozulmuştur. Özellikle yakın ilişkilerde ciddi sorunlar yaşarlar
·         İş ortamındaki müşterilerle çatışmalara girmeye başlarlar
·         Giderek değersizleştiklerini, artık işe yaramaz hal geldiklerini düşünürler
·         Cinsel ilgilerinde belirgin bir azalma olmuştur

Kimlerde daha sık görülür?

Tükenmişlik sendromu sıklıkla hizmet sektöründe çalışanlarda gözlenir. Yönetici kademesindekilerde, kurtarıcı pozisyonundaki kişilerde, yaşamsal önemi olan kararlar vermek durumunda kalacak kişilerde , ve takım liderlerinde görülme olasılığı daha fazladır. Zaman baskısıyla iş yetiştirmek durumunda kalanlar, dikkatin keskin olmasını gerektiren işlerde çalışanlar, ufak detaylara fazlasıyla önem verilmenin gerekli olduğu işleri yapanlar tükenmişlik sendromuna daha yatkın olabiliyorlar.
“Hiç kimse tükenmişlik sendromuna karşı bağışık değildir. Hangi işte çalışırsa çalışsın hangi pozisyonda olursa olsun herkes tükenmişlik sendromu için bir adaydır.

Hangi faktörler tükenmişlik sendromunun gelişimine katkıda bulunur?

İşe ait faktörler arasında; fazla iş yükü, daha uzun çalışma saatleri, riskli işler sayılabilir.
İş ortamına ait faktörler arasında;
·         Sorumluluk ve yetki arasında dengesizlik
·         Profesyonel olmayan bir yönetim anlayışı
·         Etkin bir denetimin olmaması, geri bildirim verilmemesi
·         İş ortamında arkadaşça olmayan, rekabete dayalı ilişkiler
·         Mola vermeye uygun ortamların olmaması
·         Yönetici kadronun gerçekçi olmayan beklentileri
·         İş ortamının güvenilir olmaması
·         İş ortamında çalışanlara karşı eşitsiz davranılması
·         İş arkadaşları arasında paylaşımın az olması
·         Çalışanların karar verme- insiyatif kullanma yetkilerinin olmaması

Kişisel özellikler olarak;
·         Her şeyi kusursuz yapma isteği
·         Hayır deme zorlukları
·         Aşırı gelişmiş görev duygusu
Bu özellikleri belirgin olan kişiler çabalarını her zaman yetersiz bulur, kendilerinden daha fazlasını beklerler, kendilerini yaptıklarından dolayı ödüllendirmez, aksine yapamadıkları şeyler için cezalandırırlar. Kendine karşı beklentileri abartılı olmadığından gerçekleşemez, bu nedenle de kendilerini tıkanmış, çaresiz hissederler. İşe karşı ilgilerini, coşkularını yitirirler, kafalarını toplamakta güçlük çekmeye başlarlar, işle ilgili ertelemeler hoşuna gitmeye başlar. Giderek işe karşı olumsuz, hatta düşmanca tutumlar artar, iş monoton- sıkıcı görünür, sabırsız ve öfkeli bir hal alırlar ve tükenmeye başladıklarını hissederler.
·         Yakın ilişki kurma konusunda zorluk çeken kişiler dinleyici konumundaki işleri tercih edebilirler. Böylece insanlara hem yakın olacak hem de kendilerinden fazla bir şey vermelerine gerek kalmayacak, hem de kendi gerginliklerinden uzaklaşmış olacaklardır. Ancak; başkalarını dinlemek , onların onayını- beğenisini almak her zaman istenilen sonuçları vermez.o zaman işe verilen enerji giderek azalır, işten soğumalar , düşmanca tavırlar gelişmeye başlanır.

Gelelim tükenmişlik sendromundan kurtulmak için yapacağımız bazı öneriler;
·         Öncelikle bu durumun herkesin başına gelebileceğini unutmayın. Her ne kadar belli kişilik özellikleri ve iş ortamları tükenmişlik sendromu için hazırlayıcı olsalar da her çalışan kişi için tükenmişlik sendromu bir tuzaktır. Unutmayın ki; “Zayıf değilsiniz”, “Yaşlanmıyorsunuz, paslanmıyorsunuz”, “Sizin hatanız değil”
·         Motivasyon süreklilik göstermez, yangın gibidir, giderek güçlenir ve yakıcı olur veya azalır ve söner. Motivasyonun azalması her zaman bir alarm durumunu işaret etmez.Halen yakıtınız varsa motoru ateşleyebilirsiniz
·         İşinizi yaparken katılımcı, iyimser,yardımcı olun; ancak işinizle bağlantılı olarak çok büyük değişiklikler yapmanın sadece sizinle bağlantılı olmadığını fark edin
·         İş yerinizde her türlü fikre açık olun, kendinize esneme payı bırakın, zaman zaman risk alın, ancak kendinizi tehlikeye atmayın
·         İş ortamınızı dengeli hale getirin. Unutmayın ki; hiç kimse her gün her dakika çalışamaz. Bir makinenin bile düzgün çalışabilmesi için rektifiye olması, düzenli bakımının yapılması gerekir. Kendinizi fazla zorlamayın, mola vermeyi asla unutmayın. Molalar veya iş yerinde yapılabilecek farklı etkinlikler zaman kaybı gibi görünse de , verimliliği, performansı fazlasıyla arttıran fırsatlardır.
·         Yaptığınız işe farklı boyutlar, kendi kişiliğinizden bir şeyler katın
·         İşin sahibi iseniz, çalışanlarınızın işle ilgili kararlara katılımını sağlayın. Çalışanın insiyatif kullanması, yapacağı işle ilgili olarak bazı karar mekanizmalarının içinde yer alması işin verimini, üretkenliği arttırcak, hem çalışanın hem de iş sahibinin stresini- tükenmişiliğini en aza indirecektir
·         İş ortamındaki ilişkilerinizi geliştirin. Arkadaşlıkları daha sıcak hale getirmek için iş dışı ortamlar yaratmak,işle ilgili konularda ortak dil oluşturabilmek oldukça önemli
·         İş yükünüzü gerçekçi boyutlarda tutmaya çalışın. Yoğun tempoda çalışılması gerektiğinde dahi boş zamanları olabildiğince iyi değerlendirin.en yoğun çalışmada bile kendinize bir hava alma olanağı tanıyın
·         Sizin için tükenmişlik sendromuna neden olabilecek faktörleri ayırt etmeye çalışın. Bu faktörlerin hangilerini değiştirebileceğinizi keşfedin
·         Stresin yaşamın önlenemez bir parçası olduğunu unutmayın. Sizin için strese yol açan durumları bir kağıda not edin ve yanlarına stresi azaltabilecek yaratıcı alternatif çözümleri ekleyin
·         Yaşamınızın kontrolünü elinize alın. Yaşam sadece işten ibaret değildir.
·         İş dışı bir yaşamınız olduğu gerçeğini sık sık kendinize hatırlatın. Arkadaşlıklarınızı, aile ilişkilerinizi tekrar gözden geçirin, onlara daha yakın olmaya çalışın
·         Kendinize bakmayı unutmayın. Egzersiz yapın, iyi beslenin. Bir kitap okuyarak kendinizi yenileyebilirsiniz. Müzik dinleyin, T.V izleyin, çocuklarınızla oynayın, pencereden dışarıyı seyredin
·         İş dışı alanlarda kendinize zevk alanları yaratın


Son olarak ta; tükenmişlik sendromu yaşayan kişilerin sıkça akıllarına takılan birkaç soruya değinmek istiyorum
“Tükenmişlik sendromundan kurtulabilmek için şirketteki pozisyonumdan ayrılmam mı gerekiyor?”
Bu soruya net bir cevap verebilmek zor. Eğer işinizdekilerden sizden sürekli olarak bu yoğunlukta çalışmanızı talep ediyor, durumunuza karşı anlayışlı davranmıyorlarsa, ortam değiştirmeniz gerekebilir. Ancak, öncelikle iş yerinizdekilere içinde bulunduğunuz durumu açıklayabilir ve yardım isteyebilirsiniz.
“Çok stresliyim, şu anda işimi yapamaz durumdayım şeklinde bir itirafta bulunursam beni ne kadar bu işte tutarlar?”
Evet, böyle bir itiraf nedeniyle işinizden olabilirsiniz. Ancak bu itirafı yaptığınızda bu sorunları yaşayan tek kişinin siz olmadığınızı fark edebilirsiniz, veya amirlerinizin size karşı anlayış gösterebileceklerini anlama fırsatınız olabilir. Belki de, durum dışarıdan sizin hissettiğinizden çok daha hafif görünüyordur, ya da benzer şikayetleri yaşayan veya yaşamış olan iş arkadaşlarınızın size farklı önerileri olabilir.
Ayrıca; bu durum paylaşılmadıkça ve düzeltilmesi için bir çaba harcanmadıkça giderek bir girdap gibi sizi içine çekebilir. Sonuçta çeşitli ruhsal rahatsızlıklar gelişebilir.
Ağır bedeller ödemeden önce bazı önlemler alın, gereğinde profesyonel yardım istemekten çekinmeyin.
Tükenmişlik sendromu önlenebilir ve ilerlemesi durdurulabilir bir durumdur. Her iş için coşku - sıcaklık gereklidir, ancak unutmayın fazla ısı yakıcı olabilir.
Psikiyatr Özlem Mestçioğlu

Monday, May 20, 2013

Viyana 1900, Freud ve Psikanaliz

E. Attila Aytekin

Avusturyalı entelektüellerin liberalizmin 1900 yılı civarında ayyuka çıkan krizine farklı tepkiler verdiğini daha önce yazmıştım. Siyasette liberalizme alternatif akımların (sosyalizm, Siyonizm, anti-Semitizm, pan-Cermenizm, vs.) güçlenmesine yol açan bu kriz, kültürel ve entelektüel hayatta siyasetten sanata, toplumdan bireye, yüzeyselden derinlikliye ve aşikar olandan gizil olana doğru bir yönelişe yol açtı. Sanatta kendini Secession hareketi ve dışavurumculukla gösteren bu yönelişin bilim alanında da yansımaları oldu.
Yüzyıl dönümü Viyana’sının bu eğilimini benimseyenlerin en ünlüsü kuşkusuz Sigmund Freud’tur. Freud’un bu yönelişi ünlü Viyana tarihçisi Carl Schorske tarafından onun meslek hayatında yaşadığı sıkıntılara ve babasıyla olan ilişkisiyle açıklanır. Ona göre Freud, liberal bir Yahudi olarak hayatı boyunca siyasetle sıkıntılı bir ilişki sürdürmüş, bu ilişki yüzyıl sonuna doğru artan Yahudi düşmanlığıyla birlikte iyice kötüleşmiştir. Terfii uzun zaman bir süre geciken Freud bundan siyaseti sorumlu tutmuş, terfi ettiğinde de bunun kendi talebiyle gerçekleşmesi neticesi büyük suçluluk hissetmiştir. Schorske’ye göre Freud siyaseti önemsizleştirerek, onu psişik güçlerin yansıdığı çok da önemli olmayan bir alana indirgeyerek, siyasetin temelini baba ve oğul arasındaki ödipal çatışmada görerek siyasetten intikam almıştır. Aslında Schorske’nin bu analizinde müthiş, ama bir taraftan da kendini inkar eden bir manevra vardır. Schorske, Freud’un psikanaliz kuramını geliştirmesini yine psikanalizin içgörüleri yoluyla, yani onun hayal kırıklıkları, hissettiği suçluluk duygusu ve babasıyla ilişkisi üzerinden anlamaya çalışmaktadır. Eğer Freud’un psikanalizi geliştirmesi gerçekten böyle olduysa, Schorske de Freud konusunda haksızdır çünkü esasen onun yöntemini kullanmaktadır!
Eric Kandel Freud’un daha sonra psikanaliz olarak geliştireceği bilimsel eğilimlerin oluşmasını çok farklı biçimde açıklar. Ona göre asıl amacı beynin işleyişinin sırlarını çözmek olan Freud iki nedenden psişeyi çalışmaya yönelir. Birincisi, o dönem Viyana’da epeyi nörolog ancak çok az nöroloji hastası, buna karşılık isteri semptomlarından yakınan çok sayıda hastanın bulunmasıydı. İkincisi, beyni hakkıyla incelemeyi elverecek yöntemlerin ve tıbbi teknolojinin henüz geliştirilmediğinin farkında olan Freud, mevcut koşullarda devrimci bir tedavi yöntemi olan hastayla derinlemesine konuşma yöntemini kullanmayı seçmişti.
Kanımca Schorske’nin ve Kandel’in Freud’a dair söyledikleri yaratıcı ve çarpıcı olsa da Sigmund Freud’un yaklaşımını Avusturya liberalizmin krizinden, Viyanalı entelektüellerin buna verdiği benzer tepkiden uzakta düşünmemize yol açtıkları ölçüde sorunlu. Aslında bu iki yazarın da teslim ettiği gibi zamanın önemli kültürel merkezleri olan Paris, Londra ve Berlin’in tersine, Viyanalı entelektüeller ve bilim insanları aynı kafelere giden, aynı burjuva salonlarında takılan, neredeyse tamamı birbirini tanıyan, düşüncelerini ve bulgularını birbirleriyle paylaşan görece küçük ve homojen grup bir gruptu. Ressamların otopsilere katılması, bir hekimle bir edebiyatçının uzun uzadıya evrim kuramını tartışması gibi şeyler gayet olağandı.
Bu entelektüel ortamdan ve Viyana tıp fakültesindeki gelişmelerden epeyi etkilenen Freud, insanların yüzeyde görülen davranışlarının altta yatan nedenlerini ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Bu minvalde insan davranışlarının irrasyonel itkilerden kaynaklandığını keşfetmişti; bu itkiler de çoğu zaman cinsellikle alakalıydı. Freud çocukluğun erken aşamalarında yaşanan çeşitli travmaların ya da bastırılan fantezilerin yetişkinlikte çeşitli ruhsal sorunlara yol açtığını tespit etmişti. Hastanın altta yatan bu nedenler ortaya konularak ve bastırılmış travmatik anılar bilince çıkarılarak tedavi edilmesi mümkündü. Psikanalizin kurucusunun özel olarak ilgilendiği bir başka alan rüyalardı. Rüyaları bireylerin bilinçdışındaki korku ve arzularını anlamak ve geçmişte yaşadıkları ve bastırdıkları kötü deneyimleri açığa çıkarmak için bir araç olarak gören Freud’un 1900 tarihli “Rüyaların Yorumu” adlı kitabı onun en önemli eserlerinden biri olmuştur.
Öte yandan Freud’un aşama aşama geliştirmekte olduğu kuramının hatırı sayılır boşlukları da vardı. Kuramın en önemli eksikliklerinden birini kadın cinselliği oluşturmaktaydı. Freud’un da kabul ettiği bu boşluğu tamamlamaya ciddi olarak girişense hayran olduğu ve kıskandığı yazar Arthur Schnitzler olmuştu. Kadın cinselliği Gustav Klimt’in de sıkça değindiği bir temaydı ama onun resimlerinde kadın cinselliği hala gizemli, saldırgan ve tehlikeliydi. Schnitzler’in roman ve oyunlarıysa kadın cinselliğine dair zamanı için çok ileri bir kavrayışı yansıtır. Kendi cinselliğine takıntılı olan ve uzun yıllar boyunca günlüğüne yaşadığı binlerce orgazmı detaylı olarak kaydeden Schnitzler kişisel hayatında kadınlara karşı ne kadar hoyratsa eserlerinde kadın cinselliğine o kadar duyarlıdır. “La Ronde” (“Reigen”; Ront) adlı oyununda Schnitzler bazı bildik kadın-erkek ilişkisi biçimlerine çok farklı yaklaşır. Oyunun bir başka başarısı cinselliğin sınıfsal ayrımlarıyla olan ilintisini kışkırtıcı biçimde sorgulamasıdır. Alışıldık olarak kurban rollerinde olan ve kendilerinden zengin ve yaşça büyük erkeklerce cinsel olarak sömürüldükleri düşünülen yoksul hizmetçiler, fahişeler, baştan çıkarılan evli kadınlar oyunda cinsellikten zevk alan ve erkekleri rahatça yönlendirebilen güçlü karakterler olarak öne çıkarlar.
Freud’un kuramındaki bir başka boşluk insanın yaşama iradesine, yaşam enerjisine yani libidoya büyük önem verir ve libidonun tezahür biçimleri olan cinsellik ve saldırganlık içgüdülerinin insanda doğuştan geldiğini söylerken, ölüm içgüdüsünü en azından başlangıçta göz ardı etmesiydi. Sanat bu noktada da bilimden daha içgörülüydü. Ölüm-yaşam karşıtlığının insan psişesi için önemini gösteren en önemli eserlerden biri Klimt’in 1910-15 arasında tamamladığı “Ölüm ve Yaşam” adlı tablosudur. Tabloda koyun koyuna duran çıplak kadınlar, erkekler ve bir bebekle temsil edilen yaşamın karşısında tüm karanlığı ve korkutuculuğuyla ölüm durmaktadır. Yaşamda cinsellik, mutluluk, huzur ve dayanışma varken ölüm tüm bunların karşısında konumlanmıştır. Resmin ilk versiyonunda daha çekingen olan ölüm, Klimt’in resmettiği nihai halinde arsızca ve saldırganca sırıtmaktadır. Ölüm sadece kaçınılmaz bir son değil, her bir anda insanın bedenin ve ruhunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Ölüm güdüsünün insan psişesi için önemini bilimsel olarak kavrayan ve cinsel güdüyle ilişkisini Freud ve Jung’tan önce sistemli olarak tartışan, ilk kadın psikanalistlerden biri olan Rus hekim Sabina Şpilreyn (Spielrein) olmuştur. Freud ise ölüm güdüsünü kuramına ancak 1920’de, yani Şpilreyn’in kitabının yayınlanmasından 8 yıl sonra dahil edecektir.
fotyasol.jpg
Gustav Klimt, "Ölüm ve Yaşam", 1910-15 (Leopold Müzesi, Viyana)
***
Siyasetin çeşitlenmesine tanık olan, bilimsel ve sanatsal anlamda müthiş bir yenilikçilik ve üretkenliği getiren fin de siècle dönemi 1918’de sona erdi. Aslında o yıl Viyana’da pek çok açıdan bir dönem bitmiş oldu. Avusturya-Macaristan imparatorluğu Büyük Savaş neticesinde çöktü. Dahası, döneme damgasını vuran isimlerden bir kaçı (sanatçılar Klimt, Kolo Moser, Egon Schiele, ve mimar ve plancı Otto Wagner) 1918’de öldü. Son olarak, o yıl Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi şehirde çoğunluğu ele geçirdi ve 1934’e kadar sürecek olan yeni bir dönem başladı: ‘Kızıl Viyana’!

Tuesday, May 14, 2013

"İktidarı Kaybedenin Şiddeti Artar"

Türkiye bir şiddet patlamasından geçiyor. Bu şiddet, bizim eskiden beri alıştığımız kurumlar, örgütler, devletlerarası toplu çatışmalardan, savaşlardan çok daha farklı bir şiddet. Şu anda içinden geçtiğimiz şiddet, toplumun bireylerinin çok büyük çoğunluğunun paylaştığı bir şiddet. Liseler, genç çocukların birbirlerini dövdüğü, yaraladığı ve öldürdüğü bir yer haline geldi. Okul önlerinde eskiden simitçilerin durduğu yerlerde, şimdi bıçak satıcılarının tezgâhları var. Bu arada kapkaççılar, yankesiciler, hırsızlar yollarda rahatlıkla cinayet işleyebilir hale geliyor. Mafyacılar, çeteler ise bütün Anadolu'ya yayılıyor. Bunun yanı sıra, her gün gazeteler kocalarından, sevgililerinden dayak yiyen kadınların haberleriyle dolu. Güneydoğu ise şiddetin sokaklarda, kalabalık bir halde yaşandığı bir görüntü veriyor. Başımızı nereye çevirsek artık şiddet görüyoruz. Bu toplumda zaten varolduğunu bildiğimiz şiddet nasıl oldu da toplumun her kesimine, her yaştan insana böyle salgın bir hastalık gibi bulaştı? Bu sorunun cevabını Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi klinik psikolog Murat Paker'le konuştuk. Dr. Murat Paker, psikanaliz, travma, psikoterapi ve bunların politikayla kesişimi üzerine çalışmalar yapıyor.

Şiddet patlaması yaşıyor gibiyiz. Teröre, savaşa, faili meçhule, mafyaya, çeteyealıştık ama, galiba bu ülkede şiddet ilk kez sıradan insanlara da böyle salgın bir hastalık gibi bulaştı. Ne oluyor? Şiddet yayılıyor mu yoksa biz var olan bir şiddeti medya sayesinde daha yakından mı görüyoruz?
İkisi de doğru. Şiddet yayılıyor. Medya da bu şiddeti biraz daha görünür kılıyor. Hatta Türkiye'de şiddetin yayılmasının geciktiği bile söylenebilir. 12 Eylül 1980'den beri, toplumun geniş kesimlerine devlet kaynaklı bir şiddet uygulandı. Bu şiddet, bir halk sağlığı sorunu boyutuna vardı. Raporlardan biliyoruz ki, 1980-90 arasında bir milyondan fazla insan politik nedenlerle gözaltına alındı. Gene araştırmalardan biliyoruz ki, politik olarak gözaltına alınan insanların tamamına gözaltında ya da cezaevinde şiddet uygulandı. Yani 10 yılda kafadan 1 milyon kişiye işkence yapıldı. Bunun sonrası da var.
Daha sonra ne var?
Artı Kürt meselesi patladı, devletin PKK'yla mücadelesi başladı. 2-3 milyon insan zorunlu olarak göç etti. Köyleri yakıldı, yakınları öldürüldü, binlerce faili meçhul cinayet yaşandı... Kısacası 1980'den beri 4-5 milyon insan bu ülkede bir şekilde doğrudan devletin şiddetine maruz kaldı. Bir de tabii PKK'nın şiddetine maruz kalanlar var. 4-5 milyonluk bu kitlenin yakınlarını da eklersek, Türkiye'de nüfusun önemli bir kısmı doğrudan ya da dolaylı çok ciddi travmatize edildi, örselendi. Her insanın fiziksel ve psikolojik bir denge hali vardır. Eğer bu denge çok zorlanırsa, üzerinize çok gelinirse, yani işkence görürseniz, köyünüz yakılırsa, yerinizi yurdunuzu yitirirseniz, stres, depresyon gibi psikolojik sorunlar geliştirirsiniz. Bu tür travmalara maruz kalan insanların üçte biri psikolojik sorunlar yaşıyor işte.
Peki diğerleri ne yapıyor?
Büyük çoğunluk bu durumu psikolojik rahatsızlığa uğramadan atlatabilmek için, durumunu açıklayan çeşitli anlamlandırma mekanizmalarını kullanıyor. Şiddeti üretenlere karşı yoğun bir nefret üretebiliyor, intikama, düşmanlığa dayanan bir politizasyon oluşturabiliyor. Bugün Türkiye'de şiddetin yaygınlaşmasının önemli faktörlerinden biri, 25-30 yıldır süren bu devlet kaynaklı şiddettir. Ayrıca bu şiddeti uygulayan insanların yaptıklarının yanlarına kâr kalması da, toplumda şiddetin yayılmasına yol açan bir unsurdur.
Son zamanlarda kalabalıklarda erkekler kadınları dövüyor. Erkekler niye dövüyor peki kadınları?
Kadın-erkek ilişkileri ve kadının konumu Türkiye'de 20-30 yıldır çok hızlı değişiyor. Erkeğin net üstünlüğü, kadının itaatkârlığı toplumun geniş kesiminde sürdürülmeye çalışılsa da, kadın artık geleneksel konumunda değil. Erkekler, 'Ne oluyor? Ayağımın altındaki zemin kayıyor, iktidarımı kaybediyorum. Bana tabi olması gereken kadın şimdi neler yapıyor. Buna katlanamam. Ona haddini bildirmeliyim' gibi hissediyor. Erkekteki bu bocalama sancılı yaşanacak. Erkeğin kadına şiddeti ancak erkeklerin terbiye olmasıyla, terbiye edilmesiyle azalacak.
Erkekler eskiden hiç olmazsa bu şiddeti saklamaya çalışırlardı şimdi herkesin önünde, alenen yapıyorlar. Erkekler bir kadını dövmekten utanmıyor mu artık?
Muhtemelen utanmıyorlar. Yapılan araştırmalar var. Eskiden daha çok kadın, kocasının kendisini dövmesini meşru görüyordu. Şimdi kadınlar erkeğin şiddetini gayrimeşru gördükçe, erkekler için iktidarı kaybetmek daha katlanılamaz hale geliyor. Ve erkekler, kadınları daha göstererek dövme ihtiyacını hissediyor. 'İktidarı yitirmeyelim, iktidarımızı gösterelim' diyen son çırpınışlar, tutamaklar bunlar. Erkeğin kadına şiddeti, devletin vatandaşına şiddetinden çok farklı değildir aslında.
İkisi arasındaki benzerlik nedir?
Devletin çizdiği sınırlar içinde kaldığında, devletin şiddetinin görünür olması gerekmiyor. Ama toplum, devletin dayattığı çerçeveyi dar bulup hareketlendikçe, sınırları ittirdikçe, devlet telaşla daha fazla dişini gösteriyor. Şiddet gösterisinde pervasızlaşabiliyor. Zaten iktidarını kaybeden ya da kaybedeceğini hisseden devlet, erkek, öğretmen, subay, hepsinde benzer mekanizma devreye girer ve şiddet artar.
İşin garip yanı kadınlar da şiddet uyguluyor. Eski sevgililerini lokantada rahatsız eden , eski sevgililerinin evini basan kadınlar. Bunlar da bir tür şiddet uygulamaktır. Kadınlar niye böyle saldırgan oldu?
Sadece erkeklerde değil, kadınlarda, gençlerde, çocuklarda, herkeste sanki 'saldırganlık' dozunda ve saldırganlığını ifade etme serbestliğinde bir artış var. İnsanlar daha rahat saldırganlaşabiliyor. Eskiden geleneksel toplumda herkesin yeri belliydi. Herkes o kurallar içinde birbiriyle ilişki kuruyordu. Şimdi kapitalistleşme, modernleşmeyle birlikte bu geleneksel yapılar çözülüyor. İnsanların birbiriyle ilişki kurarken başvuracakları referans çerçeveleri artık pek kalmadı. Yalnızlaşan insanlar, 'Ben kendi başımayım. Kurallarımı sıfırdan üretebilirim' diye düşünüyor. Kapitalistleşme sonucu yaşanan bu duruma, 'narsisistik büzülme' diyebiliriz.
Hepimizin yaşadığı bu narsisistik büzülme nedir peki?
Toplumda herkeste benmerkezli olma hali artıyor demektir bu. Oysa kişinin, karşısındakiyle uyumlu ilişki kurabilmesi, ona şiddet uygulamaması, o insanı bir özne olarak görebilmesine, 'O da acı çekebilir. Onun da hisleri var' diye düşünmesine bağlıdır. Eğer kişi, benmerkezli hale gelir, narsisimini çok beslerse, karşısındakini çok kolay bir nesne konumuna sokabilir. Onun ne kadar acı çekeceği, ne yaşayacağı umurunda olmaz, empati göstermez ve ona her istediğini yapar. Artık karşısında masa gibi nesne vardır. Hepimizde böyle davranabilme eğilimi artıyor.
Peki kadınlar artık saldırgan olmaktan utanmıyor mu?
Utanç dediğiniz, başka insanların, aile, mahalleli, köylünüz olabilir, bu bizi nasıl değerlendirdiğiyle ve bizim bunu kale aldığımızla ilgili bir şeydir. Bizimki gibi Doğu özellikleri olan yani tam birey merkezli olmayıp cemaat eğilimlerinin de olduğu toplumlarda 'utanç duygusu' ön plandadır. Batı'da ise 'suçluluk' duygusu öndedir. Bugün Türkiye hızlı bir atomizasyon sürecinden geçiyor. Utanmayı sağlayan geleneksel yapılar yıpranıyor. Toplumsal bağlar çözüldükçe utanma ihtimali azalıyor. Bunun yerini dolduracak suçluluk duygusu da hemen ortaya çıkmıyor.
İnsanlar ne utanıyor ne de suçluluk duyuyor demektir bu. Oysa utanma ve suçluluk duyguları kişinin frenleri değil midir? Tehlikeli bir durum değil mi bu? Biz şimdi freni olmayan bir toplum muyuz?
Gayet tehlikeli bir durum bu. Bir boşluk hali var. Şiddetin yaygınlaşması gibi şeyler de bununla ilgili zaten.
Şiddet bir toplumda bulaşıcı bir hastalık gibi yaygınlaşabilir mi?
Kesinlikle... Araştırmalardan biliyoruz ki, gençler ve çocuklarda yaygınlaşan şiddet, televizyonda izlenen şiddet içerikli filmlerle doğrudan bağlantılı.
Biz daha yaygın ve daha korkunç olan bir şiddeti de liselerde görüyoruz. Neredeyse bütün liseliler bıçak taşımaya başlamış. Liseler niye şiddet yatağına dönüştü?
Şiddet hangi liselerde daha çok artıyor, araştırılmalı. Eğer orta alt sınıflara ait çocukların ağırlıklı olduğu liselerde daha fazla şiddet yaşanıyorsa, akla şu geliyor. Türkiye, sınıflararası mobilizasyonun giderek azaldığı bir ülke oluyor. Eskiden çok yoksul bir çocuğun üst sınıfa doğru hareketlenmesi ihtimali daha fazlaydı. Okullar arasında bu kadar fark yoktu. Eğitimden alınan nimetler bakımından sınıflar arasındaki uçurumlar geçmişte bu kadar büyük değildi. Türkiye, giderek daha klasik, sınıflı bir toplum yapısına doğru gidiyor. Mesela İngiltere'de işçi sınıfından gelen bir çocuğun çok iyi bir eğitim alma ihtimali sıfıra yakındır. Türkiye'de de giderek böyle oluyor. Sınıf atlama imkânı azalıyor. Bu, geniş kitleler için büyük umutsuzluk demektir.
Bu umutsuzluk ne sonuç yaratır?
Gençlerin , 'Ben ne yaparsam yapayım, çok bir şey olamayacağım. Ancak yan yollara girersem bir şey olabilirim' diye düşünmesine yol açar. Çünkü bu toplum hukuksuzluk, mafya gibi yan yollarla zenginleşme ve güç sahibi olma konusunda büyük imkanlar tanıyor. Çocuklar aptal değil, büyüklerin ne yaptığını görüyorlar. Mikro hayatlarında büyüklerin yaptığını uyguluyorlar.
Biz, şiddete yatkın mıyız?
Hiçbir toplum için genetik olarak şiddete yatkındır denemez. Ama sosyal ve politik gelenek anlamında, özellikle son birkaç yüzyıldır yaşanan savaşlara, isyanların bastırılma biçimlerine bakarsak, evet biz, şiddetin meşru bir çözüm yolu olarak benimsendiği bir toplumuz. Bu durum, Osmanlı'nın çözülüşüyle açıklanabilir. Osmanlı İmparatorluğu, 100 yılda topraklarının yüzde 90'ınını kaybetti. Bu, bir toplum için, politik elitler için müthiş bir travmaydı. İnsanlara 'Parçalanıyoruz, yok oluyoruz,' kaygısı yerleşti. Balkanlar'daki savaşlarla bu duygu daha da pekişti. Birinci Dünya Savaşı'na da kısmen belki bu kayıpları telafi ederiz düşüncesiyle girildi ama olmadı. Bütün bu felaketlere iki sorumlu bulundu. Bir, 'Bizi parçalamak isteyen Batılı devletler. İki, bu Batılı devletlerin içimizdeki ajanları. Bunlar Hıristiyan azınlıklardı ve güvenli olabilmemiz için bunların bir şekilde temizlenmesi gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu temizlik harekâtı büyük çapta halledildi. Ermenilerin ve Rumların nüfusu yüzde 20-25''ten 5-10 yılda yüzde 1-2'ye düştü. Bunlar büyük çapta şiddetle yapıldı.

Geçmişteki şiddet bir toplumun bugünkü ruh halini etkiler mi?
Şu açıdan etkiliyor. Bizde 'yüzleşmeme' geleneği var. Bırakın 1915'te İttihat Terakki'nin Ermenilere yaptığını, bu toplum henüz 12 Eylül'le, Evren'le ve Susurluk'la bile yüzleşemedi. Yüzleşmemek, 'öğrenmemek, arınmamak, olgunlaşmamak büyümemek' demektir.
Geçmişimizle yüzleşebilseydik, şiddet bu toplumda bu kadar yaygınlaşmaz mıydı?
Şiddet üremezdi. Türkiye 12 Eylül'le yüzleşseydi, muhtemelen Susurluk olmayacaktı. Şimdi Susurluk'la yüzleşemediğimiz için Şemdinli oluyor. Bunlar böyle zincirleme gidiyor. Artık bugünden başlayıp geriye doğru giderek yaşadıklarımızla yüzleşmeliyiz. En yakın olaylar en kolay yüzleşebileceğimiz olaylardır. Yüzleşememek, bireysel düzeyde de insanlara bir model sunuyor. Böyle şeyler yapılıyor ve yapanların başına bir şey gelmiyor diye düşünülüyor. 'Kurtlar Vadisi' böyle bir şey.
Nasıl bir şey?
'Kurtlar Vadisi', Susurluk'un bir beraat talebidir. Bu toplumda öteden beri yapılan pis işler var. Bu pis işler, devlet içindeki birilerinin yapılmasını gerekli gördüğü ama yasal çerçevede yapamadığı işler. Bunlar çoğunluk tarafından bilinmiyordu. Ama Susurluk'la, 'derin devlet' denildiğinde aklımıza ne geliyorsa açıkça ortaya çıktı. Toplum bunu gördü ve devlete ve yöneticilerine ilişkin kuşkuları arttı. Kendisini devletin asıl sahibi görenlerin saygınlığı azaldı. Ama toplum bir temizlik de yapamadı. Olay kapatıldı ve Kurtlar Vadisi sayesinde, toplumun bir kesiminde Susurluk beraat etti. Kurtlar Vadisi, gayet güzel bir ideolojik, psikolojik manipülasyonla katili kahramana çevirdi.
Peki eğitim sisteminin bugün yaşadığımız şiddette rolü var mı?
Kuşkusuz. Eğitim sisteminin kendisi şiddet içeriyor zaten. Evdeki, okuldaki, askerdeki şiddet Türkiye'deki en önemli, en yaygın üç şiddet modellemesidir. 'Anne, baba, öğretmen ya da subay, iktidara sahip olan kişi kendisine yanlış gelen durumlarda şiddeti kullanabilme meşruiyetine sahiptir' gibi bir geleneksel yargı var zaten Türkiye toplumunda. Büyürken bu şiddete maruz kalan kişinin, kendisi de anne, baba, öğretmen ya da subay olduğunda bu şiddeti uygulamaması için ek bir çaba sarf etmesi gerekir. Bu çaba sadece bireye kalmışsa, dönüşüm çok zordur.
Biz tarih derslerinde hep kazandığımız zaferlerle, kahramanlıklarla, bir anlamda düşmanlarımızı öldürmekle övünürüz. Bu tür bir hamaset çocukları yanlış etkiliyor olabilir mi peki?
Tabii etkiliyor. Türk eğitim sisteminde, tarih, yurttaşlık kitaplarında militarist, erkeksi bir söylem vardır. Bu söylemde net iyiler ve net kötüler bulunur. İyi bizizdir, kötü onlardır. Bizim hiçbir kötü yanımız yoktur. Onların da hiçbir iyi yanı yoktur. Biz ve onlar şemaları birbirinden o kadar kopuktur ki, biz tarih öğrenmeyiz. Biz kendimizi kandırırız temel olarak. Kendimizin ne kadar iyi bir kahraman olduğumuzu, bize ne kadar kalleşçe şeyler yapıldığını öğreniriz. Böyle zihniyet yapısından gelen onlarca kuşak var Türkiye'de.
Peki... Güneydoğu savaşının bu şiddetin patlamasında rolü oldu mu?
Toplumsal çözülmenin, çürümenin önemli etkenlerinden biri de uzun yıllar sürmüş, bir sürü insanın ölümüne, sakat kalmasına, göç etmesine yol açmış olan adı konulmamış iç savaş tabii. Türk devleti askerî olarak bu savaşı, PKK'yla mücadeleyi kazandı ama bu savaş başka bir sürü düzeyde Türkiye toplumunun yenilgisiyle sonuçlandı. Bu toplumun ve devletin yapısında bir sürü şey çürüdü. Çok ağır bir bedel bu. Bir siyasi irade çıksa, bu meseleyi barışçı, demokratik yoldan çözmeye koyulsa bile, bu sorunun getirdiği toplumsal çürümüşlüğün, travmaların tamir edilmesi için epey zaman gerekiyor. Devlet kurumlarının çürümüşlüğüyle baş edebilmek kolay değil. Ayrıca 20 yılda bir sürü insan bir sürü şeyini kaybetti. Bunun getirdiği hınç ve öfke var. Bunlar bir anda ortadan kaybolmayacak.

Neşe Düzel söyleşisi, Radikal, 3.4.2006

Thursday, May 9, 2013

11 EYLÜL, KİTLE PSİKOLOJİSİ VE PROPAGANDA


    
Yazarı: Julie Lévesque * Mondialisation.ca’da 06 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanmıştır. Çeviri: Nizamettin Karabenk

Nuremberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesinde görülen davası sırasında Hermann Göring** “Elbette ki, halk savaş istemez. Bu gayet doğal olup anlaşılabilir bir duygudur. Ama, her şeyden önce, savaşa karar verenler ülkelerin politikacılarıdır. Bir ülkede, ister demokratik bir yönetim, ister faşist bir diktatörlük yönetimi, ister parlamenter bir yönetim veya komünist bir diktatörlük yönetimi olsun, halkı yönetmek her zaman kolay olacaktır. Bir ülkede söz hakkı olsun veya olmasın, halk her zaman yönetenlerin istediği şekilde düşünmeye sevk edilebilir. Bu o kadar zor bir iş değildir. Halka, birilerinin ona saldırdığını söylemenin, barış isteyenlerin aslında milliyetçilik duygularından mahrum olduklarından, onları ihbar edilmesini istemenin ve ülke güvenliğinin tehlikede olduğunu konusunda halkın inandırılması yeterli olacaktır. Hangi ülke olursa olsun, siyasilerin bu işi kotarabilmenin teknikleri aynıdır” diye belirtmiştir. Propagandanın babası Edward Louis Bernays: “Demokratik bir toplumun yönetilmesinde, vatandaşların bilinçaltını, kamuoyu algısını ve kitlelerin organize alışkanlıklarını manipüle etmek önemli bir rol oynar. Ülkeyi esas yönetenler, görülmeyen bu sosyal mekanizmayı manipüle edip görünmez bir yönetin oluştururlar ” demektedir. 03 Mayıs 2010 tarihinde, 11 Eylül olayı konusunda Montréal’de yapılan konferansın medyatik örtüsü, bazı konularda gözlenen açıklığa ve daha önemli bir medyatik ağırlığa rağmen, alışıla geldiğimiz bir propaganda meydanına, bilgilerin sansür edilmesine ve başkalarını çekiştirme sahnesine zemin oluşturmuştur. Tanınmış her iki konferans düzenleyicileri, 9/11 Gerçeğinin kurucu mimarlarından, Mimar Richard Gage ve 11 Eylül olayları konusunda yazılmış 9 kitabın yazarı, Clarement Graduate Uniersity’de Clarement İlahiyat Ekolünde, İlahiyat ve Din felsefesi saygın Profesörü, 9/11 Gerçeği Alimlerinden David Ray Griffin, olayların meydana gelmesi sırasında yardım alındığı iddia edilen yorumu inandırıcı olmaktan uzak bulduğu için düzenlenen saldırılar konusunda yeni araştırmaların yapılmasını talep etmektedirler. Çünkü olay ile ilgili resmi yorum versiyonu havada kalmıştır. Birçok gazetecinin sürekli tekrarladığı bir soru vardır: Nasıl olur da, bu kadar sayıda insan, olayın resmi yorum versiyonuna inanmamaktadır? Mademki, “gerçeği söyleyenler” (truthers) veya nezaket gösterilmeden bu kişilerin saygınlıklarını düşürmek amacıyla,“komplo yandaşları” veya “komplo teorisyenleri” sıfatıyla tabir edilenler, kendi açılarından, geçen son 9 yıl boyunca açığa çıkan bu kadar bilimsel, teknik ve olgusal gerçeklerin dağ gibi orta yerde duran kanıtları arasında yere yıkılan, o zamana kadar üç kule gibi duran Dünya Ticaret Merkezi (WTC) konusunda bu kadar insanın niçin olayın resmi versiyonuna inanmadığını kendi kendilerine soruyorlar, o halde, biz de bu soruyu bir de tersine çevirerek soralım. Bu sorunu cevabı gayet basittir. Kitle psikolojisi ve propagandanın temel mekanizmaları hakkında bir az bilgi, bazı nedenlerden dolayı baş gösteren bu olguyu kolay bir şekilde anlama fırsatını bize verecektir. Bu nedenler: Fotoğrafların ve kelimelerin gücü, sosyal baskı ve ikna yöntemi. Fotoğrafların ve Kelimelerin Gücü 11 Eylül olgusu, ABD toprakları üzerinde meydana gelmiş olan en önemli olayı her kes hatırlar. Olayın yarattığı şok dünya çapında etkisini göstermiştir. Saldırıya geçen uçakların ve saldırıya maruz kalan ikiz kulelerin yıkılış görüntülerini defalarca hepimiz izledik. Saldırı sahnesi, 2003 yılında Irak’ta düzenlenen ilk bombardıman saldırıları için yapılan tanımlamada olduğu gibi, kitleler üzerinde “şok ve uyuşukluk” etkisini yaratmıştır. Yaşanmakta olan şokun etkisiyle, telkin aşılamaya elverişli bir zemin yaratılmak suretiyle, insanoğlunun beyin yetisinde bir akıl tutulması meydana gelmektedir. Öfkeye kapılıp cinnet geçiren Amerikanlılar tek bir şeyi düşündüler: İntikam almak. Herhangi bir araştırma temeline dayanmadan, bir kaç saat sonra, fanatik bir Müslüman, bir terörist sıfatıyla, Husame bin Laden olayın suçlusu olarak bize bildirilmişti. Kısa bir süre sonra, ABD emperyalizminin ideal düşmanı olan terörizmin milliyeti olmadığı ifade edilerek, İslami terörizm artık sınır tanımayan bir savaş açmıştı. İşte o günden bu yana, Batı âlemi nezdinde “terörizm” ve “Müslüman” kavramları bir arada algılan - maktadırlar. “Terörizm” kavramını duyan çok sayıda insanın aklına Müslüman vatandaşları gelmektedir. Yine bu tarihten bu yana, gelecekte başka bir “ 11 Eylül olayı” yaşanmasının önüne geçmek adına hak ve özgürlüklerimize sınırlama getirildiğini kabul ediyoruz. Bu tarihten beri, “hayatımızın her alanında değişiklikler” meydana gelmiştir. Gerçekten her şey değişti mi? Ama, kitlelerin psikolojisinde, propaganda yöntemi mekanizmalarında hiçbir değişiklik meydana gelmemiştir. En basit ifadesiyle, propaganda yöntemi hala da bir işin sürdüre geldiğini bize gösteriyor: bir olayı tekrar tekrar göstermek ve bu olayı yaymak. Bu konuda gösterdiği cüretkârlığıyla tanınan, Nazi İletişim ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels şöyle bir tanımlama yapmıştı: “ Bir olayın sürekli tekrar edilmesi ve söz konusu olayla ilgili kişilerin ruhsal durumunun iyi tespit edilmesi sayesinde, kare şeklinde bir cismin aslında çember şeklinde olduğunun kanıtlanması gayet kolay olabilmektedir. Bu aşamadan sonra, neyin “kare” şeklinde, neyin “çember” şeklinde olmasının ne anlamı vardır? Bunlar sadece basit kelimelerden ibaret olmaktadır. Kavramlarla, aracı oldukları düşünceleri birer cehalet örneklerine dönüştürdükleri aşamaya kadar oynanır.” “ Komplo Taraftarları” ve “Komplo Teorisyenleri” deyimleri İnsanlar artık 11 Eylül olayı hakkındaki resmi yorum versiyonuna inanmıyorlar. Ama neden? Hakim medya ve şaşkınlık geçiren onun entelektüel seçkinleri kendi kendilerine bu soruyu soruyorlar. Bu soruya getirebildikleri cevap gayet sabit : “komplo yandaşları” ve“komplo teorisyenleri” yüzünden. Bu iddialara sahip kişiler, karanlık zeminlere dayanan, topluma açıkladıkları konular ile ilgili olarak hiçbir sağlam temeli olmayıp sağlıklı bilgi kaynakları olmayan kişilerdir. Bu kişilerin bütün iddiaları, yaşatmakta oldukları tutarsızlıkları sürdürebilmeleri için otorite sahiplerinden, hakim medya kuruluşlarından, basından sağladıkları enformasyonlara dayanıyor. Bu iddia sahipleri, şizofren, paranoyak, zihinsel sağlıklarından kuşku duyulacak derecede değerlendirme yapılabilir kişilerdir. Bu tanımlamalar, geleneksel medyada kol gezen şüpheciliği ifade edebilmek için kaçınılmaz bir şekilde kullanılmaktadır. Griffin ve Gage bayların düzenledikleri konferansların medyatik örtüsü bu tür bir propagandanın taze bir örneğini teşkil etmektedir. Konferans Montréal’deki Québec Üniversitesinde düzenlenmiştir. Bu konferans, basına verilen makalede görebileceğimiz gibi, Profesörlük kimliği ruhunda da bir keyifsizlik meydana gelmesine neden olmuştur: ABD Rasathanesi, Raoul-Dandurand Kürsüsünde araştırmacı Julien Tourreille konferans düzenleyicilerine “entelektüel açıdan dürüst davranmadıklarını” konusunda suçlama getirmiş ve aynı zamanda onları “yalancı, düzenbaz ve dolandırıcı” sıfatıyla tanımlamıştır. “UQAM/Québec Üniersitesi - Montréal adının böylesi bir faaliyetin düzenlendiği yer olarak kayda geçmesinden üzüntü duyuyorum. Bu faaliyet, güvenilir şahsiyetleri istihdam ettiğini kamuoyuna ilan etmeye çalışan bir Araştırma Kuruluşunun güvenirlik sıfatına katkıda bulunmaz ” demiştir. Çatısı altında mesai harcadığı kuruluşun ciddiyetini arzu eden bir araştırmacı, paradoksal bir şekilde ortaya çıkan ad hominem/ kişiye özel sert saldırılara göğüs gerecektir. Bu tür saldırılar ciddiyet iddiasında bulunan bir kuruluşun bünyesinde, iki akademisyenin düzenledikleri bir konferansın, kurumsal güvenirliğine leke sürdüğü için, sergilenen çocuksu davranışlardan dolayı seviyesini düşürmeden argümanlarını ısrarla savunacaktır. .................................................................... Asch Deneyi ve Konformizm Sosyal Psikolog Solomon Asch’ın 1953 yılında yayımlanan deneyinde, bir insanın karar alma süreci, içinde bulunduğu gurubun etkisine ne kadar bağlı olduğu belirtilmiştir. Bu deneye göre, 11 Eylül olgusunun etrafında dönen 3 adet fenomene açıklama getirebiliriz: a) kulelerin yıkılması konusunda resmi ağızdan yapılan açıklamaya karşı halkın saflığı, b) resmi yorum versiyonundaki kuşkulara getirilen eleştiri şekli ve c) halkın algılama düzeyinde artmakta olan şüpheciliğin popülaritesi. Olay hakkındaki açıklama ustaca yapılmıştır: insanlar olay ile ilgili hakim yoruma ters düşmemek amacıyla, olup bitenler konusunda kendi gözleriyle gördüklerini inkar etmeye eğilim göstermişlerdir. Bu durum, sosyal açıdan, tam da 3 kulenin yere yıkılmasında meydana gelen sonuç gibidir. Yani, ikiz kuleler ve orijinal resmi raporlarda hiç değinilmeyip uzun zaman boyunca medya tarafından görmezlikten gelinen zayıf nokta Kule 7. Meydana gelen her çöküş olayı, Devlet organı, Milli Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) açıklaması olan yorum; bir yapının yangın sonucunda yıkıldığının karakteristik özelliklerini taşıdığının tam tersine, kulelerin yıkılması, içerisinde kontrolü bir yıkım faaliyetinin her türlü karakteristik özelliklerini barındırmakta olan bir olaydır. Ve üstelik, insanlık tarihinde başka örneğine rastlanılmayan, yangın sonucu tamamıyla toz yığını haline gelen üç adet yapı. Konu hakkındaki düşüncelerinde değişiklik yapma yoluna gitmiş olan NIST’nin tutarsızlıklarla dolu açıklamalarına inanacak olursak, aynı yöntemle yıkılmış olan yapılar yalnızca bu kulelerdir. Zira, Richar Gage’ınde altını çizdiği şekliyle, planlı herhangi bir iş söz konusu olmadığı için, yangın sonucu yıkılmış bulunan yapılar yalnızca bu kulelerdir. Bütün olup bitenlere rağmen, kontrol altında meydana gelen bir yıkım faaliyeti ile Dünya Ticaret Merkezindeki (WTC) tanık olunan yıkım olayı arasında inkar edilemez benzerlik vardır. Bunlara rağmen, olayın seyri konusunda kuşkularını dile getirenlerin maruz kaldığı suçlama kitlelerin dikkatini çekmemiştir. Solomon Asch’ın deneyiyle, çok sayıda insanın hakim görüşe ters düşecek bir düşünceyi beyan etmedikleri kanıtlanmıştır. Ancak, bir olaya tanıklık eden bir kişinin, başkaların desteğini alabildiği zaman, bu tutumda hemen değişiklik meydana gelir. Bu tutum değişikliği, 11 Eylül Olgusu Hareketinin artmakta olan popülaritesine bir açıklama olabilir mi? Kuvvetle muhtemeldir. Esasında, terörist saldırı olayının gündeme getirilmesi, “ 11 Eylül olgusuna ilişkin herhangi bir komplo teorisinin tolere edilmemesi için” George W. Bush yönetimince ortaya atılan sistematik bir iftiraya uygun düşen marjinal bir fenomendi. Tabii ki, İslamcı bir komplo hariç. Halefi Başkan Obama’da aynı yolu denemiştir. Hakim medya da parmak ve göz işaretiyle itaat etmiştir. Bağımsız araştırmacılar ve gazeteciler tarafından ifşa edilen yalan örtüsüne rağmen, geleneksel medyanın, başından beri, büyük hevesle savunduğu resmi tezi desteklemekten başka tercihi zaten yoktu. Bu sürede, medyanın öz eleştiri yapma konusunda tam bir beceriksizlik örneğini sergilediğine tanıklık ettik ve geçirmekte olduğumuz “ yüz yılın ilk salgın hastalığına ” yakalandığını gördük: mea culpa / kabahat benim konsepti onlara tamamıyla yabancı bir konsepttir. Otoriteye karşı tutarlı bir kişilik ve eleştiri düşüncesinden yoksun olduklarını asla kabul etmezler. Başka bir otorite olan Avrupa Konseyi tarafında ifşa edildikleri zaman, yalnızca Dünya Sağlık Örgütü ve İlaç Sanayi arasındaki ilişkilerini kabul ettiler. Ama, bu kabul itirafı devede kulak olup zamanı geçmiş olan bir itiraf idi. Körü körüne kendisini otoritenin hizmetine vermeyen bağımsız medyanın tam tersine, kamuoyu nezdinde inandırıcılıklarını büyük oranda kaybettiler. Medya sektörleri otoriteye karşı denge sağlayıcı olma özelliğini taşıyan rollerinin olduğunu unutmuşlar mı, acaba? Günümüzde, insanlar, büyük oranda kendilerini yalnız his etiklerinden dolayı, 11 Eylül saldırıları konusundaki resmi iddialar karşısında, kendi düşüncelerini açıklamaktan gittikçe daha fazla korkuyorlar. Çünkü, otorite sahipleri, pratikte hiçbir faydası olmayan, kişilere yönelik çok sayıda argümanları fazlasıyla suiistimal etmişlerdir. Şayet, son on yılda baş gösteren savaşlarda katalizör görevini gören olaylar hakkında, olup bitenleri meşru bir zeminde tartışmayı engellemek için bu taktik uygulandıysa, günümüzde, bu taktiği uygulamaya koymak isteyecek kişiler komik duruma düşeceklerdir. Halk ile alay etme yöntemini tercih edenler, her zaman kendilerine dönecek olan iki ağzı keskin bir bıçakla oynuyorlar. O halde, gittikçe daha fazla insan olay hakkındaki resmi yoruma neden inanmıyor? Yoksa, “geleneksel olarak, otorite sahipleri ve medyanın daha fazla susamışçasına, sürekli tekrar edip durdukları gibi, bu tür olgular her zaman, her türlü komplo teorilerine zemin hazırlamaya mı yarıyorlar” Hayır. Çok basit bir açıklama ile, fizik yasaları ve fizik mantığı, tanık olunan olgular böyle gerektiriyor. O halde, neden çok sayıda insan da resmi yoruma inanıyor? Medyanın bu soruyu sorması gerekiyor. Şimdilik, Sosyal Psikolog Solomon Asch’ın yapmış olduğu deney, sorunun bir kısmına kesin cevabı vermektedir. *Julie Lévesque,Köreselleşme konularında Araştırma Merkezinde,Gazetecilik ve Araştırmacı **Hermann Wilhelm Göring II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın Alman Hava Kuvvetleri komutanı, 1943’e kadar polis ve ekonomi bakanlığını yaptı ve aynı zamanda Reichsmarschall (Devlet Mareşali ) rütbesine sahipti
 

Sunday, April 21, 2013

Adler’in Sistemi: Bireysel Psikoloji


 

ALFRED ADLER

Adler’in ve Freud’un teorik görüşleri, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılır. Freud’a göre davranışları geçmiş etkilerken, Adler’e göre davranışları gelecek etkilemektedir. Freud’un teorisinin temel özelliği kişiliğin ayrı parçalara bölünmesi iken, Adler, kişiliğin birliği üzerinde durur. Adler, bireysel psikoloji sistemini sosyal bir çizgi üzerinde geliştirmiştir. Yani insan davranışı biyolojik güçler tarafından değil de, sosyal güçler tarafından belirlenir. Adler’e göre kişilik sadece kişinin sosyal ilişkileri ve başkalarına karşı tutumları incelenerek anlaşılabilir. Adler’e göre sosyal ilgi, çocuklukta gelişen, doğuştan gelen bir potansiyeldir. Kişisel ve sosyal amaçları gerçekleştirmek, başkalarıyla işbirliği yapmayı, bebeklikten itibaren öğrenme yoluyla gelişmeye yönelik bir potansiyeldir. Sosyal tutum ve ilgi, öğrenme yaşantıları sayesinde gelişir. Adler’e göre çocukluğun ilk yılları kişiliğin şekillendiği yıllardır. Biyolojik etkilerden çok, sosyal etkilerin üstünde durur. Davranışın bilinçaltı belirleyicilerinden çok, bilinçli belirleyicileri üstünde durmuştur. İnsan kişiliğinin şekillenmesinde cinselliği önemli bir unsur olarak görmemiştir. Adler, Freud’dan bilincin önemi konusunda farklılaşır. Freud, davranışın bilinçdışı belirleyicileri üzerinde dururken; Adler, bilinç üzerinde durmuştur. O’na göre insanlar kendi motivasyonlarının farkında olan bilinçli varlıklardır. Adler’e göre, gelecekteki amaçları için çabalama, davranışları etkileyebilir. Freud kişiliği, id, ego, süperego olarak parçalara ayırırken, Adler kişiliğin birliğini ve tutarlılığını savunmuştur. Cinsellik egemen dürtü değildir. İnsanı üstünlüğe götüren yollardan biridir. O’na göre üstünlük, doğuştan gelen bir özelliktir. Sadece bireyin ortaya koyduğu değil, uygarlığın ortaya koyduğu tüm ilerlemelerden sorumludur. Üstünlük, insanı ve toplumu bir başarı düzeyinden, bir başka başarı düzeyine doğru taşır.
 Aşağılık Duyguları
 Adler’e göre motivasyonun asıl sebebi cinsellik değildir. O’na göre davranışın belirleyici gücü, genel bir aşağılık hissidir. İlk önce bu aşağılık hissiyle, kendinin kusurlu yönlerini ilişkilendirir. Örneğin kalıtsal bir organik zayıflığı olan çocuk, yetersiz işlevi üzerinde gereğinden fazla durarak bu kusurunu ödünlemeye çalışır. Yani zayıf bedenli bir çocuk yoğun egzersizler sonrası bir dansçı olabilmektedir. Adler daha sonra bu düşüncesini fiziksel, zihinsel ve sosyal engeli de kapsayacak şekilde genişletmiştir. Çocuğun çevresine bağımlı kalmasından kaynaklı, herkes tarafından yaşanana bir aşağılık hissi oluşur. Çocuk bunun farkındadır ve içten gelen bir dürtüyle üstünlük için çabalamaktadır. Bu, çocuğun aşağılık hissinden ve güvensizliğin üstesinden gelebilmesini sağlayacak olan durumdur. Bu itme ve çekme süreci, hayat boyu devam eder ve bireyin daha büyük başarılara ulaşmasını sağlar. Aşağılık duyguları hem toplumu hem de bireyi sürekli gelişmeye ittiği için, olumlu etkiler. Aşağılık kompleksi ise; ailede şımartılan veya reddedilen çocukta görülen aşağılık duyguları, gelecekte anormal davranışlara dönüşebilir. Tüm bunların sonucunda kişi, problemlerinin üstesinden gelemeyebilir ve başarısız olur.
 Yaşam Stili
 Adler’e göre üstünlük duygusu evrenseldir. İnsanlar üstünlüğe ulaşma çabalarını çok çeşitli yollarla gösterir. Bu doğrultu da Adler’in yaşam stili dediği tipik bir tepki verme şekli geliştirilir. Yaşam stili hayali veya gerçek aşağılık duygusunu ödünleyen davranışları kapsar. Adler’e göre birey, kendi yaşam stilini bizzat kendisi bilinçli olarak oluşturur. Bu nokta ile Freud’dan ayrılır.
Çocuğun kişiliğinin gelişiminde aile önemlidir. Örneğin, engelli bir çocuk kendini bir hata olarak görebilir; ama ebeveynlerin yardımıyla yetersizliklerini güce dönüştürebilir. Ailesi tarafından şımartılmış bir çocuk da sosyal ilgi gelişmez ve güvensiz büyür.
 Ben’in Yaratıcı Gücü
 Ben’in yaratıcı gücü görüşü, Adler’in teorisinin zirvesi olarak kabul edilir. Adler’e göre insanlar kişiliklerini ve kendilerine özel yaşam stillerini uyumlu biçimde belirleme yeteneğine sahiptirler. Belirli yetenek ve deneyimler, kalıtım ve çevre yoluyla bize gelirler; ama hayata karşı tutumlarımızın temelini oluşturan bu deneyimleri kullanmak ve yorumlamak, yolumuzdur demiştir. Ben’in yaratıcı gücü görüşü, kendi kişiliğimizi ve kaderimizin şekillenmesinde bizim bilinçli olarak yer aldığımız anlamındadır. İnsanların yazgılarının belirlenmesine doğrudan katılmaya açık olduklarını belirtmiştir.
 Doğum Sırası
 Ailede, büyük, ortanca ve küçük çocuklar farklı sosyal deneyimler yaşarlar. Bunun sonucunda farklı kişilikler sergilerler. Örneğin en büyük çocuk, ikinci çocuğun doğumuyla eski özenli büyütülme sürecini artık yaşayamaz. İlk doğan düzen sürdürme merakıyla, endişeli, meraklı, muhafazakar ve otoriter olabilir. Adler, suçluların, nörotiklerin ve sapıkların genellikle ilk doğan çocuk olduğunu söyler. İkinci çocuk, isyankar, kıskanç, hırslı olur ve ilk doğanı sürekli aşmaya çalışır. İkinci doğan çocuk daha uyumludur. En küçük çocuk şımartılacağından, çocuklukta ve yetişkinlikte davranış problemleri gösterir.
 Yorum
 İnsanın bilinçli olarak kendi üzerindeki doğrudan etkisi, Freud’a muhalif olanların kısa sürede benimsediği bir görüştür. Adler’in olumlu katkısı; biyolojik faktörlerden çok, sosyal faktörleri belirleyici olarak saptamasıdır. Bir çok psikolog, Adler’in, düşüncelerini günlük yaşamın sağduyulu örneklerine dayanan yapay teoriler olarak nitelendirmiştir. Adler sistematik ve sabit bir teorisyen değildir. Adler’in hasta gözlemleri tekrarlanamaz bulunmuştur. Bu gözlemler sistematik ve kontrollü bir şekildi de yürütülmemiştir. O, Freud ve Jung gibi hastalarının bildirdiklerinin doğruluğunu araştırmamış, verilerini analiz etme ve bunlardan sonuç çıkarma yordamını açıklamamıştır. Adler’in doğum sırasına ilişkin düşünceleri önemli ölçüde deneysel doğrulamaya uygun değildir. Adler’in çalışmaları daha çok ego psikologları üzerinde etkili olmuştur. Çünkü bilinçaltından ziyade, bilinç ve rasyonel süreçler üzerinde durmuştur.

           

Thursday, April 4, 2013

Ruhun Yalnızlığı.


 
Modern psikiyatrinin soğuk, bilimsel ve insana mesafeli, yabancılaştırıcı duruşuna karşı her zaman eleştirel bir tavır koyduğu pek çok kitabı bulunan İtalyan psikiyatr ve akademisyen Eugenio Borgna’nın ilk kez Türkçede bir kitabı yayımlanıyor: Ruhun Yalnızlığı.
Kitaplarında, hakikatin insanın içinde olduğunu söyleyen Augustinus düşüncesine dayanan Borgna, psikiyatrinin inceleme odağının hastalık değil, hasta kişinin yaşantı içerikleri olması gerektiğini vurguluyor.
“Günümüzdeki anlayışın mutluluk kaynağı olarak kabul ettiği şeyler her fırsatta, her durumda ve her yolla istenmekte ve aranmakta ve bazı ilaçlar, bazı antidepresanlar da, çoğu zaman işe yaramaz birer havai fişek olmaktan öteye gidemeyen, zafer haline getirilmiş bir mutluluğa ulaşmanın aracı ve yolu olarak kullanılmaktadır. Bunu da, mutsuzluk ve depresyona yol açan sonsuz hayal kırıklıkları ve tatminsizlikler izlemektedir; bunun nedeni de, anlamlı, derin, büyük mutlulukların olduğu gibi, uçup kaçıcı, ancak bir sabah süren, ardında sadece küller bırakan, görünüşten ibaret, küçük mutlulukların da olmasıdır” diyen Eugenio Borgna, acıdan korkan zamane anlayışına karşı, gerek ruhsal gerekse bedensel açıdan hayatımızın her döneminde iç içe olabileceğimiz, kaçmamızın mümkün olmadığı acıyı sanatla, edebiyatla, felsefeyle ve biraz da tevekkülle yeniden okumanın yolları üzerine düşünüyor.
“Acının hayatımıza girmemesi mümkün değildir: Belki, zaman zaman, fiziksel acının, beden acısının çehresini keşfetmediğimiz olur, ama hayatımızın hiç olmazsa bazı saatlerinde, sonsuz başkalaşımıyla ruh acısı bize yabancı kalmayacaktır. Elbette ki fiziksel acı olgusu hepimiz için aynıdır. Acının yoğunluğunun, süresinin değiştiği gibi acıya yönelik kişisel duyarlılık da değişir. Buna, her halükârda tecrit, insanların dünyasından kopma olan yalnızlığa ilişkin farklı bir algı da eşlik eder. Ruh acısının, onun oluşumunun ise yekpare hiçbir yanı yoktur: Her birimiz onu kendi duygulanımsal ve varoluşsal yansımalarımızla, zaman zaman karanlık ve kaskatı, zaman zaman da hayata ve umuda açık olan, kendimize has yalnızlık deneyimlerimizle yaşarız. Ama her halükârda beden acısı geçince bellekte bir iz bırakmaz; oysa ruh acısı, derin ise silinmez: Beklenmedik ve öngörülmez olayların izinden yeniden doğabilir” diyen Borgna’ya göre, “Sessizlik her söyleşinin parçası olmakla kalmaz, her hayat biçiminin de bir parçasıdır; ve her defasında onun kökenini ve anlamlarını tahlil etmek gereklidir.” http://www.ykykultur.com.tr/kitap/ruhun-yalnizligi