Sunday, February 24, 2013

İnsanın Anlam Arayışı - Viktor E. Frankl


Avusturyalı bir psikiyatr olan  Frankl bu kitabında; logoterapiyi keşfetmesine yol açan kendi deneyimlerini anlatıyor. Toplama kamplarında uzun süre kalan Frankl, varoluş sorunlarının içyüzünü ortaya çıkarmayı başarmış. Toplama kamplarında ailesini ve herşeyini kaybeden yazar yine de yaşamın sürdürmeye değer olduğunu savunuyor.

“Sevilen insanlara ilişkin sıkı sıkıya koruna imajlar, din, keskin bir mizah duygusu, hatta doğanın iyileştirici güzelliklerine (bir ağaca, günbatımına) kaçamak bakışlar yoluyla, yaşanan açlığa, korkuya ve haksızlık karşısındaki derin öfkeye katlanmak mümkün olabilmektedir.”

“Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır”


Yazar onca çektiği acıya rağmen ne karamsar ne de pek çok psikiyatr gibi dine karşı.... Mutluluğun ve başarının kendiliğinden olması gerektiğini, ona aldırış etmezseniz kendiliğinden gerçekleşmesine izin verirseniz onun sizi bulacağını söylemekte.
Kuru teorilerin yerine yaşanmışılıların damıtıldığı, varoluşçu psikolojiyi incelemiş veya insanı sürükleyen hayatın gerçek anlamını arayanların çok severek okuyacağı ve kütüphanesinde bulundurması gereken bir kitap.

KİTAPTAN BAZI SEÇMELER


“Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir ama bu bile, bir insandan bir şeyin dışında herşeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu: yani belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.”
“Acı, nevrotik bir semptom olmaktan çok, özellikle varoluşsal engellemeden kaynaklanıyorsa, insanca bir başarı da olabilir.”

“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir” Neitzsche

İnsanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.”
“Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yaşamı değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir.”
“Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir”
“Yaşamın anlamını üç farklı yoldan gerçekleştirebiliriz. 1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.... yaşamda anlam bulmanın ikinci yolu, bir şey-iyilik, doğruluk, güzellik gibi- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanlara eşsizliği ile bir insanı yaşamaktır. Yani onu sevmektir.
“Sevmediği sürece hiç kimse, bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz. Sevgisi yoluyla insan, sevilen kişideki temel kişilik özelliklerini ve eğilimlerini görebilecek duruma gelir ve dahası, ondaki gerçekleşmemiş olan ancak gerçekleştirilmesi gereken potansiyelleri görür. Sevdiği insanın, ne olabileceğinin ve ne olması gerektiğinin farkına varmasını sağlayarak potansiyelini gerçekleştirmesini sağlar.”
“İnsan, olası olduğunda, dünyayı, daha iyiye doğru değiştirebilme ve gerektiği takdirde de kendini daha iyiye doğru değiştirebilme yetisine sahiptir.”
“Son günlerde, en çok saygı duyulan insanların, büyük sanatçılar, ünlü bilimciler, büyük devlet adamları ya da sporcular değil, yaşadıkları kötü kaderin başı dik efendisi olmayı başaran insanlar olduğu anlaşılmaktadır.”

Haluk Akalın

Tuesday, February 19, 2013

Egemen Güçlerin Savaş Psikolojisi



Bazıları insanların kuzu, bazıları da kurt olduğuna inanır, hatta daha ileri giderek kendi görüşlerini destekleyecek uygun kanıtlarda bulabilirler. İnsanların kuzu olduğunu ileri sürenlerin şunları belirtmeleri yeter:kendileri için zararlı olsa bile, insanlar onlara söylenenlerden kolaylıkla etkilenebilirler; belli bir inançla söylenen, kaba kuvvetle desteklenen her şeye inanırlar. Bu durumdaki insanların çoğu,kendilerini kandırmak için korkutucu yada tatlı bir sesle konuşanların karşısında kendi isteklerinden vazgeçmeye hazır,kolaylıkla etkilenebilen,yarı uyanık çocuklara benzerler.
Diktatörler kendi düzenlerini oluştururken insanların kuzu olduğu fikrine inanmışlardır,
dahası insanların kuzu yada koyun olduğu, bu nedenle kendileri adına karar verecek önderlere gereksinme duydukları inancı yüzünden önderler de şuna inanmışlardır: Kendileri,
insanlara istediklerini verdiklerinde-acı olsa da- ahlaksal bir görevi yerine getirmekte,
insanların omuzlarından sorumluluk ve özgürlük yükünü almaktadırlar.
Katiller,yaptıklarının soylu bir davranış olduğunu kanıtlamak için masallar uydurmak zorunda kalıyorlar.Koyunların çoğunun kendileri gibi davranmalarını sağlamak için kurtlar,özgürlüklerinin tehdit edildiğini,mayınlanan kendi insanlarının çocuklarının,ırzına geçtikleri kendi kadınlarının,çiğnenen onurların öcünü aldıklarını söylüyorlar.
Ulusların düşmanlarını yok etmek için en yıkıcı güçleri kullanmayı tasarladıkları,
kendilerininde bu yıkımda yok olacaklarını bilmelerine karşın vazgeçmedikleri günümüzde,bu sorunların yanıtları büyük bir önem taşıyor.
Savaşlar,siyaset ve iş alanındaki önderlerin toprak kazanmak,doğal kaynakları ele geçirmek,ticari çıkarları sağlamak amacıyla aldıkları kararların sonucunda çıkar.
Sivil yaşamda bunlar olsa olsa kendi rakiplerini yok edebilecekken,güçlü ve ahlaksal bağı olmayan egemen devletlerden oluşan dünyamızda tüm insan ırkını ortadan kaldırabilirler.
Savaş açmak için nasıl silahlar ve donanım gerekliyse,milyonlarca insanın yaşamlarını tehlikeye atmaya ve katil olmaya sürükleyebilmek için de nefret,öfke,yıkıcılık ve korku gibi tutkular gereklidir.Özellikle egemen devletler, stratejilerinde yer alan bu tutkuları kullanmayı alışkanlık edinmişlerdir.
Ölüm sevgisi,hastalıklı narsisizim ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantısı insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olgudur.Bu üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya,nefret etmek için nefret etmeye götüren çürüme belirtilerine götürür.
Tehdit edilme duygusu ve bunun yol açtığı tepkisel şiddet çoğu zaman gerçeklikten değil,insanın zihninin bulandırılmasından doğar;siyasal ve dini liderler düşman tarafından tehdit edildiklerine inandırarak yandaşlarında tepkisel düşmanlıktan doğan öznel bir karşı koyma duygusu oluştururlar.Bu tür bağımlılık olduğu sürece güç kullanarak ve kandırma yoluyla sunulan her şey gerçek kabul edilecektir.İnsanlar kendilerini tehdit altında hissederlerse,kendilerini savunmak için öldürmeye,yok etmeye hazırdırlar.Paranoya kuruntularından doğan öldürülme korkusunda da aynı mekanizma işler;
Engellemeden doğan saldırganlığa bağlı olan gıpta ve kıskançlık tan doğan düşmanlıklarda olanlarda farklı değildir.öç alıcı şiddet,göze göz dişe diş kuralına göre öç almak.
Sanayileşmiş ulusların ençok ezilen alt-orta sınıfları,ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı
Sınıflar oldukları gibi,öç alma duygularının da toplandığı sınıflardır.Ağır ruh hastalıklarında öç alma duygusu yaşamın en yüce amacı olur.Üretme yeteneği körelir,inancın yıkılmasından doğan yıkıcılık da çok büyük düşmanlık duygusuna sebebtir.
Böl ve yönet,kaynakları sömür,yukarda arz ettiğim ,insan ırkına yakışmayacak bir şekilde,ırkını katlet, sömürgeci ahlak dışı Egemen güç olma arzun için!Önce Ülkeyi karıştır,sonra ülke halkını kurtarmaya geliyorum de,sonra o kurtarmaya çalıştığın halkı da katlet..Bu yöntem bence,Büyük Ortadoğu Projesinin Uygulama yöntemidir .
Ahlak dışı egemen devletlerce, bilinçaltı fütursuzca kullanılan , yok etmeye endeksli ülkem dahil diğer ülke insanlarını, güçsüz kılacakları savı ne kadar doğrudur?
Bu kadar değerli bilim adamının olduğu ülkemiz dahil diğer ülkelerde,ülke insanlarının içinde olduğu travmaları görecek bu travmaları tedavi edecek yöntemleri ve kullanılacak kitlesel teknolojileri gündemin ilk sırasına oturtan kurumlar varmıdır?
İnanmıyorum,ırkına ihanet etmiş,insanlığa işlenen suçların hiçbir gelişmiş sömürgeci ahlak dışı egemen devlete ve insanlarına mutluluk getireceği düşüncelerine inanmıyorum. ALINTI

Saturday, February 9, 2013

İd-Ego-Süperego



 Cüneyt KÖSE

Yaşamda bir türlü dolduramadığımız ‘boşluk’lardan, tamamlayamadığımız ‘eksik’lerden söz ederken, ‘boşluk’/’eksik’ fikrini kafamızda şekillendiren şey nedir? Tam da bu ‘başarısızlık’ deneyimimiz değil midir? Hangi tür başarısızlıktan söz ediyoruz?  Arzularımızla taleplerimiz/isteklerimiz arasındaki mesafe: Arzu kendini tam anlamıyla doyuracak nesne-dilden yoksundur. Arzunun dile getirilişi talepler/istekler olarak ortaya çıkar ve tikel-somut nesnede içerik kazanır. Talepler tikel nesnede doyuma ulaşır, ama arzu hala tatminsiz boşluğumuz olarak kalır. Hatta ikisi arasında paradoksal bir karşıtlık da tanımlayabiliriz: Talepler doyuruldukça arzularımızın boşluğu daha da büyür. Yani her ‘başarısızlık’ deneyimi, içine düştüğümüz, düştükçe büyüttüğümüz boşluğun deneyimlenmesidir.

Arzularımızla taleplerimiz (dil) arasındaki bu boşluğu kapatmak için devreye fantezilerimiz girer. Biz bu sayede aklı başında tutarlı bir hayat yaşarız. Daha doğrusu arzuların karanlık dehlizlerinden, kaotik ve ölümcül boşluğundan kendimizi sıyırırız. Bizzat bu ‘sıyırma’ deneyimi sayesinde kendimizi de meydana getirmiş oluruz. Boşluk karşısında kendimizi ‘ontolojik’leştiririz; ‘varlık’ haline getiririz. Bu açıdan bakarsak,insanların özgürlüğü değil, özgürlükten varlığın düzenine kaçtığını söylemek mümkündür. Fantazilerimiz de ‘varlık’la ‘boşluk’ arasındaki çatlakları kapatan bir harçtır. Ve bu fanteziler hakkında ‘iyi-kötü’ (etik), ‘güzel-çirkin’ (estetik), ‘doğru-yanlış’ (epistemolojik) yargılarda bulunulabilir. Çünkü bunlar bir tür ‘yüceltme’ de olabilir, ‘sapkınlık’ da… Belki Freudçu bir yol izleyerek (kestirme yol zaten açılmışken aynı yere çıkan yeni yollar açmaya ne gerek var, değil mi?), fanteziyi ‘id’in kontrası olarak düşünebiliriz. ‘İd’ hayvani içgüdülerden ‘ölüm dürtüsü’ne dek uzanan skala içinde düşünülebilir. Sosyalleşme olgusu ‘id’i baskılar; fanteziyi bastırılan ‘id’in geri dönüşü olarak yeniden tanımlamış olalım. Ama bu nasıl olur? ‘Hayvani içgüdü’ olarak ‘id’ saf hayatta kalma güdüsüdür. Yaşama iki elle sarılmamızı sağlayan libido… Ne var ki, ‘ölüm dürtüsü’ buna karşıt bir deneyim demektir: Ölüm dürtüsünü düz bir şekilde ‘ölüm korkusu’ anlamına getiremeyiz. Bilakis, Kirkegaardçı anlamda o ‘ölümsüzlük korkusu’dur. İnsanın yüce bir anlam uğruna hayatını feda edebileceğini anlatır. Bunu Hegelci ‘Tin/öz mantığı’ açısından ele alırsak: Sosyalleşmenin ilk aşamasında insan, hayvani içgüdülerini bastırır ve bu bastırma sonucu ‘bilinçdışı / bilinç’ bölünmesi oluşur. Bu ilksel bastırma aşamasında bastırılan şey sapkın fanteziler olarak geri döner ve bilinçdışına dahil olur. Temelde ‘fantezi’yi bu ‘sapkın düşünce’ye indirgeyebiliriz. Aynı şeyi Aziz Agustinci bir dille de anlatabiliriz: ‘Günahlar yasağın ihlali değil, onun ürettiği fazlalıklardır’, geri dönüşüdür…

İşte bu sapkın fantezilerimiz bizim ‘süperego’muzdur da. Yasanın ve toplumun beğenisine sunduğumuz yüzümüz ise ‘ego’ ya da ‘benlik’ dediğimiz şeydir. İkinci aşama ise, bu sapkın fantezilerin ‘yüceltme’ yoluyla katedilmesidir. Fantazilerle ‘yüceltme’ yoluyla başa çıkamadığımızda onunla özdeşlemiş oluruz. Bu da sapkın fantezilerimizi hayata geçirmek demektir ki, bu ‘iyi’ bir şey değildir…:) Lacancı tabirle ‘Yüceltme’ sıradan tikel bir nesneyi ‘yüce nesne’ (evrensel) statüsüne taşımak demektir. Bunu yazının başındaki ‘boşluk’la ilişkilendirecek olursak, ‘yüce nesne’ (yüceltme), sıradan tikel bir nesnenin/anlamın gelip bu ‘boşluk’u tam tamına doldurması demektir. Bu boşluk ne kadar büyükse ‘yüceltme’ de (ve hala fanteziye dahiliz) o derece gerçeklikten uzak, soyut, tözsel bir şekle bürünür; Bunun en tipik örneği tabi ki, ‘Tanrı’dır. Öyle devasa bir boşluk ki, onu ancak kadir-i mutlak bir ‘Tanrı’ doldurabilir. (burada, sırasıyla Yunanlıların, Yahudilerin, Hristiyanların ve İslamın Tanrısı arasındaki önemli farkları saklı tutuyoruz)… Ama en genel anlamda Tanrının tikel ifadesi ‘peygamberler’ ve ‘kitapları’dır. Tabi ki, aşk da bir yüceltmedir; ve yine tikel ifadesini sıradan bir insan olan ‘sevgili’de bulur; ya da sıradan bir cinselliği (cinsellik kendi içinde zaten iğrençtir) aşka dönüştürürüz (her deneyimin bir öznesi vardır; özne bu deneyim demektir). Marksizmi de bir tür yüceltme olarak okuyabiliriz (dışlananların perspektifinin yüceltimesi); o da tikel ifadesini ‘Lenin’de bulur. Bir çok ‘yüceltme’ biçimi sayılabilir. Yüceltme tikeli evrenselleştirme deneyimidir. Ve hepsi ‘aşk’la dolayımlanmıştır. Aşk, evrensel ile tikelin büyülü örtüşmesinin deneyimidir; sıradan, hatta iğrenç bir cinsellik deneyimini bile ‘yüce’ bir deneyime dönüştürür, falan filan…

Fantaziyi özneleşme (öznel dolayım) yoluyla sapkınlıktan yüceltmeye giden bir süreç olarak tanımlasak bile, bu sapkınlık boyutunun tamamen dışsallaştırılarak aşılması anlamına gelmez; bunu Hegelci diyalektik mantık içinde düşünmek gerekir. Burada ‘aşma’ ya da Lacancı tabirle ‘katetme’ ‘içererek aşma/katetme’dir. Sosyalleşmenin ilk adımında id dışsallaştırılarak aşılır, yani 'içsel'i bir sosyal töz (ahlaki ve hukuki yasaklar ya da ödip) olarak dışsallaştırır. Bu türden dışsallaştırma ötekileştirmedir de. Yani ‘ben ve öteki’nin yüzeysel bölünmesidir. Oysa ‘içererek aşma’ ya da (Derridacı tabirle) ‘içsel dışsallaştırma’da ötekileştirilen içselleştirilerek/içerilerek aşılmış olur. Yani bölünme iki ayrı varlık arasındaki yüzeysel-sahte bölünme olmaktan çıkar, varlığın kendi içindeki ‘derin’ bölünme deneyimine dönüşür (bir anlamda buna 'öz-bilinç/özbenlik' denebilir: dışsallaştırdığı kedini tekrar içine alma anlamındaki totolojik hareket ya da Niçe'nin diyeceği gibi 'bengi-dönüş'). Böylece ‘varlık’ boşluğu/eksiği tam da bağrına taşımış olur. Yani ‘Varlık’ eksiklikle malul hale gelir, sorunsallaşır. Böylece Hegel’in ‘Töz aynı zamanda öznedir’ sözüne açıklık kazandırmış olduk.

Demek ki, yüceltmeyi de aşamalandırmak gerekiyor: Tanrı hala içselin yalın bir tözleştirilmesi, ötekileştirilmisidir. Hegelci son aşama onu içselleştirip aşmaktan geçiyor ki, bu da Marksist yüceltmenin alanına giriyor: Tanrısal, önceden belirlenmiş kaderimiz, benim Tanrıyı dışsal bir töz haline getirmemin sonucunda geçerli bir gerçeklik boyutu kazanır. Yani tanrının kadiri mutlak dışsal ve belirleyen olduğuna inanırsam ‘kader’ dediğim şey bu inanma edimim sayesinde beni belirler (dışsal düşünce); böylece nesneleşmiş olurum. Oysa dışsal Tanrıya atfettiğim yaratıcı gücün benim varlığımı bölen içsel-yaratıcı bir deneyim olduğunu kavrarsam (kavramı da bizzat deneyim olarak alıyoruz) kaderin benim varlığımı belirleme biçimini belirlemiş olurum (belirleyici düşünce). Yani öznel dolayım yoluyla nesnel kaderimi belirlemiş olurum… Bu aşamaları ayıran şey ise travmatik deneyimleridir. Aynı toplum biçimlerini ayıranın devrimci deneyimler olması gibi…

Bu açıdan baktığımda bugünün postmodern dünyasını pornografikleşme olarak tanımlayabileceğimizi düşünüyorum. İd’in üzerindeki egosal baskı kalkmış ve sapkın fanteziler boşanıp gerçekliğimiz haline gelmiş… Freudyen bir dille, id ile süperegoyu ayıran ve bizim normalliğimiz olan ego ortadan kalkmış ya da kalkmak üzeredir. İd bastırılmış fantastik-kurgusal boyutunu kaybetmiş, iğrenç bir pornografiye dönüşmüştür ki, yalın cinsellik bile yanında masum kalır. Kısacası dilimiz bile pornografiktir.

Monday, January 21, 2013

Hayalet



Erich Fromm
Yalnızca birkaç kişinin açıkça gördüğü bir hayalet dolaşıyor aramızda. Şu bildiğimiz komünizm ya da faşizm hayaleti değil bu. Yepyeni bir tehlike... Tek amacı maddi üretimi ve maddi tüketimi en üst düzeyde gerçekleştirmek olan, bilgisayarlar tarafından yönlendirilen, tümüyle makinalaşmış bir toplum şeklinde kendini gösteren korkunç hayalet. Bu toplumsal süreç içinde, insanoğlu, toplum makinasının karnı tok, gözü pek, ancak etkin olmayan, canlı olmayan ve duygudan hemen hemen yoksun bir parçası haline getiriliyor. Bu yeni toplumun utkuya ulaşmasıyla bireycilik ve özel yaşam yok olacak; başkalarına karşı beslenebilecek duygular, ruhbilimsel koşullandırmalarla ve başka araçlarla, ya da yeni bir içgözlemsel deneyim olarak değerlendirilen uyuşturucularla düzenlenecek. Zbigniev Brzezinski'nin sözleriyle: “Teknoloji toplumunda şöyle bir eğilim göze çarpıyor: Birbirinden farklı düzeylerde bulunan milyonlarca yurttaşı duyguları saptırmada ve mantığı denetlemede en gelişmiş iletişim tekniklerini başarıyla sömüren çekici kişileri destekleyecek konuma getirmek.” Bu yeni toplum biçiminin doğacağı, roman türünde Orwell'in 1984 ve Aldous Huxley'nin Brave New World (Yürekli Yeni Dünya) adlı yapıtlarında önceden söylenmişti.
Belki de şu anda işin en kötü yanı, kendi sistemimizi denetleyemez duruma gelmiş olmamızdır. Bilgisayarların bizim adımıza verdiği kararları uyguluyoruz. Biz, insanoğlu olarak, daha çok, daha çok üretmek ve daha çok tüketmekten başka amaç gütmüyoruz. Hiçbir şeye karşı bir amaç beslemiyoruz, ya da her şeye karşı amaçsızlık içindeyiz. Karar verme sorumluluğundan yoksun bırakılmışımızın yarattığı edilginlik yüzünden, tinsel ölüm tehlikesiyle, ve ayrıca nükleer silahlarla yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bu nasıl oldu? Nasıl oldu da, insanoğlu, doğaya karşı kazandığı utkunun doruğundayken, kendi yarattığı şeylerin tutsağı haline geldi, nasıl oldu da, ciddi olarak kendi kendini yok etme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı?
İnsanoğlu, bilimsel hakikatin araştırılması süreci içinde, doğaya egemen olmada yararlanabileceği bilgiye rastladı. Bu alanda büyük başarılar elde etti. Ancak tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve yaşamla olan bağını yitirdi. Dinsel inancını ve ona bağlı olan insansal değerleri yitirince, teknik ve maddi değerler üzerinde yoğunlaştı; derin coşkular duyma yetisini, bu duyguların getirdiği sevinç ve üzüntüyü duyma yetisini yitirdi. İnsanoğlunun inşa ettiği makina öylesine gelişti ki, onun düşünme biçimini saptayan yeni bir güç haline geldi.
Şu anda sistemimizin en tehlikeli yönlerinden biri, ekonomimizin silah üretimine (ayrıca bütün bir savunma mekanizmasını ayakta tutmak için yapılan çalışmalara) ve maksimum tüketim ilkesine dayandığı olgusudur. Çok iyi işleyen bir ekonomik sistemimiz var, ancak bu sistemin işlemesi için bizi maddi olarak yokolma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan şeyleri üretmemiz, bireyi tümüyle edilgin bir tüketiciye dönüştürmemiz ve dolayısıyla onu ölüleştirmemiz ve bireyin kendisini güçsüz ve yetkisiz hissetmesini sağlayan bir bürokrasi yaratmamız gerekli oldu.
Çözümlenmesi olanaksız trajik bir ikilemle mi karşı karşıyayız? Sağlıklı bir ekonomiye sahip olmak için hasta insanlar üretmek zorunda mıyız, yoksa maddi kaynaklarımızı, buluşlarımızı, bilgisayarlarımızı, insanoğlunun yararına hizmet edecek şekilde kullanabilir miyiz? Güçlü ve iyi işleyen bir düzene sahip olmak için bireylerin edilgin ve başkalarına bağımlı olmaları zorunlu mudur?
Bu sorulara değişik yanıtlar verilebilir. “Megamakina'nın insan yaşamına getirebileceği devrimci ve korkunç değişikliği görebilenler arasında yeni bir toplum düzeninin kaçınılmaz olduğunu, dolayısıyla toplumsal değerler konusunda tartışmanın anlamsız olduğunu söyleyen yazarlar var. Bu yazarlar, yeni toplumun, günümüz insanı üzerindeki etkileri konusunda az da olsa kaygı duymakla birlikte, ondan hoşlandıklarını da gizlemiyorlar. Zbigniev Brzezinski ile H. Kahn, bu anlayışın iki temsilcisi örneğin. Tayfın diğer ucunda, Technological Society (Teknoloji Toplumu) adlı kitabında, oluşmakta olan yeni toplumun büyük gücünü ve onun insan üzerindeki yıkıcı etkisini betimleyen Jacques Ellul var. Yazar, sözünü ettiğmiz hayaleti, insanlıktan korkunç derecede yoksun nitelikleriyle ele alıyor. İçinde bulunduğumuz durumun içerdiği olasılıklar açısından yeni toplumun baskın çıkacağı kanısında olmasına karşın, kesinlikle ya da kaçınılmaz olarak utkuya ulaşacağı sonucuna varmıyor. Ancak, “Teknoloji dünyasının insanoğlunun kişisel ve tinsel yaşamını tehlikeye attığının bilincine varan insan sayısının artması ve bu insanların, söz konusu evrimin gidişine engel olarak özgürlüklerini savunmaya kararlı davranması halinde” insanlıktan çıkarılmış toplumun başarısız olabileceği görüşünü dile getiriyor. Lewis Mumford'un yaklaşımı da Ellul'unkinin aynıdır, denebilir. Yazar Tlıe Myth of the Machine (Makina Miti) adlı derin ve eşsiz incelemesinde “megamakina”yı, Mısır ve Babil toplumlarında ilk ortaya çıktığı dönemden başlayarak ele alıyor. Öte yanda, daha önce andığımız yazarlar gibi hayaletin varlığını hoşnutlukla ya da dehşetle kabul edenlerin tersine, aydın olsun sıradan yurttaş olsun, korkunç hayaleti fark etmeyen büyük bir çoğunluk var. Bunlar, on dokuzuncu yüzyılın modası geçmiş inancını taşıyor, makinanın, insanoğlunun yükünün hafiflemesine katkıda bulunacağını, insanın başarıya ulaşması için her zaman gerekli olacağını sanıyorlar; teknolojinin kendi mantığına uygun akışını sürdürmesine dur denmemesi halinde, bireysel ve toplumsal yaşamın kurulmuş dizgesini tehlikeye sokacak kanser gibi bir ur haline geleceğini görmüyorlar. Bu kitapta izlenen yaklaşım, Mumford ve Ellul'un görüşleriyle çakışmaktadır. Yalnız, insanın toplumsal dizge üzerindeki denetimini yeniden sağlayabilmesi olasılığının büyük olduğuna inanmam bakımından onlardan ayrılabilirim belki. Bu konudaki umutlarım şu etmenlerden kaynaklanmaktadır:
1. Düzen “İnsanı”, sistemin bir uzantısı olarak ele alınırsa, şu andaki toplumsal dizgemiz çok daha iyi anlaşılır. İnsan doğası, bir soyutlama olmadığı gibi, sonsuz sayıda kalıba girebilen, istenilen yöne çekilebilen, dolayısıyla dinamiği yokumsanacak bir sistem değildir. Kendine özgü nitelikleri, yasaları ve seçenekleri vardır. Sistem Adamı'nın incelenmesi, sosyoekonomik düzendeki belirli etmenlerin insana neler getirdiğini, Düzen İnsan'ındaki rahatsızlıkların nasıl bütün bir toplumsal dizgede dengesizlikler oluşturduğunu görmemizi sağlar. Sistemin çözümlenmesinde insan faktörünü dikkate almakla, onun işlemeyişinin nedenlerini daha iyi anlar, toplumsal dizgenin ekonomik işleyişinin sağlıklı oluşuyla onun parçaları olan insanların mutlu ve sağlıklı olması arasındaki ilişkiyi oluşturan ölçütleri saptayabiliriz. Elbet bütün bunlar, yalnız ve yalnız, insan doğasının kendi yapısının sınırları içinde maksimal ölçüde gelişmesinin, yani insanın esenliğinin her şeyden önemli olduğuna herkesin inanması halinde geçerlidir.
2. Umutlarım bir de sürdürmekte olduğumuz yaşam biçimine, bunun gizlilikten ve kişisellikten yoksun oluşuna, edilginliğine ve suskun sıkıcılığına duyulan hoşnutsuzluktan; insanoğlunun bilgisayardan olduğu gibi hayvandan da ayıran bir varoluş biçimine, tarihin son birkaç bin yılı içinde geliştirdiği o özgül gereksinmelerine yanıt veren sevinç dolu, anlamlı bir varoluşa duyulan özlemden kaynaklanmaktadır. Nüfusun büyük bir çoğunluğunun eksiksiz maddi doyumun tadını tatmış bulunması, ancak tüketici cennetinin, vaat ettiği mutluluğu sağlamadığını anlaması, bu hoşnutsuzluk ve özlemi güçlendirmiştir. (Elbet yoksullar, “bir insanın isteyebileceği her şeye sahip olanlar” daki sevinçten yoksunluğu, neşesizliği görerek öğrenmek dışında bu konuda bilgilenme fırsatı bulamadılar henüz.)
İdeolojiler ve kavramlar, çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler; “sağ”, “sol” gibi, “komünizm”, “kapitalizm” gibi geleneksel kalıplar anlamlarını yitirdiler. İnsanlar kendilerine yeni bir yön, yeni bir felsefe — fiziksel ve tinsel açıdan ölümün önemini değil de yaşamın önemini konu alan yeni bir felsefe arayışı içindeler.
Birleşik Devletler'de ve bütün dünyada, giderek büyüyen bir kutuplaşma olayı görülmekte: Bir yanda zor kullanmayı, “yasa ve düzeni”, bürokratik yöntemleri ve giderek yaşamsızlığı çekici bulan, bunlara doğru çekilenler, diğer yandaysa yaşama — bir kalıptan çıkmış taslaklardan ve bir diğerinin tekrarı olan kopyalardan çok, yeni yaklaşımlara özlem duyan insanlar var. Bu yeni cephe, ekonomik ve toplumsal yaşantımızla, yaşama olan ruhsal ve tinsel yaklaşımımızda köklü değişiklikler yapmak istiyor. Çok genel çizgilerle bu hareketin amacı, bireyi etkin hale getirmek, insanın toplumsal düzen üzerindeki denetimini yeniden sağlamak ve korumak, ve teknolojiyi insancıllaştırmaktır. Bu, yaşam adına doğmuş bir harekettir; günümüzde yaşama karşı boygösteren tehlike, tek bir sınıfa, tek bir ulusa karşı değil, herkese yönelik bir tehlike olduğundan, bu hareket çok geniş bir ortak tabana sahiptir.
Ancak her şeyden önce açıklığa kavuşturulması gereken bir nokta var: Bugün, tutmuş olduğumuz yolu değiştirebileceğimiz konusunda yaygın bir umutsuzluk vardır. Bu, genellikle bilinçsiz bir umutsuzluktur; aslında insanlar bilinçli olarak “ iyimser” dir ve daha ileri bir “gelişme”yi umut etmektedirler. İçinde bulunduğumuz durumu ve ondaki umut yeşertme yetisini tartışmaya başlamadan önce, umut görüngüsünü ele almamız gerekir.

Friday, January 11, 2013

Öfkeyi Yaşamak


Yaşam boyu herkes çeşitli engellenmelerle karşılaşır: Trafik, işlerin zamanında yetişmemesi, çalışanların işe gelmemeleri, randevularına zamanında gelmeyenler, sis nedeniyle kalkmayan uçaklar gibi sorunlar veya yaşanan hayal kırıklıkları, hakkımız olanı alamadığımız, incinip gereksinmelerimizin ya da isteklerimizin doğru şekilde karşılanmadığı, işlerin yolunda gitmediği ve yaşantımızda önemli bir duygusal sorunla karşılaştığımız zaman yaşanan duygu ÖFKE’dir. 
Genel olarak öfke duygusal bir tepkidir ve yine diğer duygular gibi, son derece doğal ve evrenseldir. Ancak iletişimin işlevsel ve yapıcı olabilmesi, duyguların sağlıklı olarak ifade edilebilmesine bağlıdır. Kontrol edilemeyen yıkıcı ve saldırgan tepkilere dönüşebilen aile içi şiddet, çocuk taciz ve istismarlarında, terör olaylarında, sokak kavgalarında ve trafikte yaşanan sözel ve bedensel şiddet olaylarının arkasında sağlıklı ifade edilmeyen, edilemeyen öfke duyguları yatar. 
Birçok insan öfke ve benzeri duygularını bastırmaya, inkar etmeye ve yok saymaya çalışır. Bu anlamda sıkıntılarını kabul edip yardım almayı da reddeder. Öfke kişiler arası iletişimi bozar. Evlilikler, aile içi iletişim ya da işyerlerinde yönetilemeyen öfke, patlamalara ve krizlere neden olur. Uygun yollarla ifade edilemeyen öfke, saldırganlık ve düşmanlık duyguları kişilerde ciddi sağlık problemlerine dönüşür. Kronik kalp ve damar hastalıklarına, baş ağrısına, yüksek tansiyona ve mide rahatsızlıklarına yol açtığı gibi öfke ile etkin bir biçimde baş edememe sigara ve alkol, madde bağımlılığı ve yeme bozukluklarına da neden olabildiği araştırmalarla kanıtlanmıştır. (Friedman ve Rosenman, 1974; Tavris, 1989). Üniversitenin ilk yıllarında öfke ve düşmanlık duyguları yüksek olan bireylerin 20 yıl sonra yüksek kolestrollü, daha çok alkol ve sigara tüketen, aşırı kilolu yüksek tansiyon gibi hastalıkları olan daha çok sağlık sorunları yaşayan kişiler olduğu görülmüştür. 
Tokat atma, tekme atma, vurma, yüksek sesle konuşma, küfür etme, tehdit etme, aşırı eleştirel olma, hata arama, tartışmacı ve saldırgan tavırlar içinde olma, isim takma, suçlama, alay etme, dedikodu yapma, şüphecilik, önyargıyla yaklaşma öfke nöbetleri geçirme gibi açıkça kişinin başkalarını incitmeyi ya da çevreye zarar vermeyi istediğini gösteren sözel ve fiziksel tacizler genellikle öfkenin doğrudan görülebilen belirti ve işaretleri olarak tanımlanabilmektedir (Madlow, 1972).
Başkalarından uzak durma ve onlarla işbirliğini reddetme, sessizlik, unutkanlık, psikosomatik hastalıklar, depresyon ve suçluluk duyguları, kazaya yatkınlık, işbirliğine karşı direnç, bağımlılık davranışları, aşırı alttan alma, çekingen davranma, ağlama, şiddete ve suça yönelik fantaziler içinde bulunma, yoğun bir rahatsızlık ve stres içinde olma duygusu, mutsuzluk ve gerginlik, güceniklik ve ruhsal acı çekme duygularının varlığı gibi belirtiler ise ÖFKE’nin dolaylı olarak ifadesini içeren belirti ve işaretlerdir. 
Öfkesini hiç ortaya koymayan, devamlı bastıran kişinin de psikosomatik ya da depresif bazı sorunları ortaya çıkabilir. Öfkeyi yerinde ve zamanında dışa vurmak sağlık açısından faydalıdır. Olaylar ya da insanlar karşısında gösterilen içsel ve dışsal tepkilerin kontrol edilmesi, onların yapıcı şekilde yönetilmesi önemlidir. Gevşeme tekniklerinin uygulanması ve düşüncelerin yeniden yapılandırılması gerekmektedir (Cautin & Goetz, 2001). 
Kişiler, öfke ile başa çıkmak için onu bastırmak yada saklamak değil, tanımak, kabul etmek ve baş etmeyi istediklerinde öfkelerini yönetebilir ve öfkesinin zararlı etkilerinden kurtularak onu kendileri için yapıcı bir şekilde ifade edebilirler.(Kellner & Bry, 1999). 
KAYNAKÇA 
Friedman, M., Rosenman, R.H. (1974) Type A Behavior and Your Heart, Knopf, New York, NY, 
Tavris, C. (1989). Anger: The misunderstood emotion. New York, NY: Simon & Schuster. 
Madlow, L. (1972). Anger: How to recognize and cope with it. New York: Schribners. Madow, L 
Kellner, M. H., Bry, B. H., & Colletti, L. (2002). Teaching anger management skills to students 
with severe emotional or behavioral disorders. Behavioral Disorders, 24(4), 400-407. 
DİLEK DOĞU, Uzman Psikolog

Wednesday, December 19, 2012

Jung’un Sistemi: Analitik Psikoloji

            Analitik psikoloji ile Freud’un psikanalizi arasındaki temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir. Freud’a göre libido cinsel ağırlıklı bir kavram, Jung’a göre ise; libido genelleştirilmiş bir hayat enerjisidir. Jung’a göre libidinal hayat enerjisi, kendini, gelişme, üreme ve birey için neyin önemli olduğuna bağlı olan başka faaliyetlerde de gösterir. Jung hayat enerjisini sadece cinsellikte ele almaz. Örneğin, 3-5 yaş arasını  Freud, ilk cinsel belirtiler dönemi olarak algılarken, Jung’a göre cinsellik öncesi dönemdir. O’na göre libidinal enerji, gelişme ve beslenme işlevlerine hizmet eder. Jung ödipal süreci reddeder. Jung’a göre bu dönemde çocuk annesine olan düşkünlüğünü annenin yiyecek sağlayıcı işlevine bağlı bir doyum, ihtiyaç bağlılığı ve rekabet açısından ele almıştır. Jung’a göre libidinal enerji sadece ergenlikten sonra karşı cinse ilgi duyan bir şekle bürünür. O’na göre cinsellik libidoyu oluşturan birkaç dürtüden biridir. Freud’a göre her küçük çocuk annesine karşı cinsel ilgi duyar. Jung bunu çocukluğunda annesini algılama tarifine bağdaştıramamıştır. Annesini, çekici olmayan, şişman bir kadın olarak tarif etmiştir. Jung’a göre cinsellik, insan motivasyonunda küçük bir role sahiptir. Jung ve Freud arasındaki bir diğer farklılık, insanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönüyle ilgilidir. Freud insanları çocukluk yaşantılarının, kurbanı olarak görürken, Jung, insanların şekillenmelerinin sağlayıcısının geçmişleri, geleceğe yönelik hedef ve ümitlerinin olduğunu söylemiştir. Davranışlar çocukluktan itibaren, tüm yaşam süresi boyunca değişime uğrar. Bir diğer fark ise; Jung, bilinçaltına fazla vurgu yapmamıştır. Bilinçaltına yeni bir boyut eklemiştir. Bu da bir tür olarak insanların hayvan atalarının kalıtsal deneyimleri (kollektif bilinçaltı) olmuştur. Jung, psike terimini üç seviyede oluştuğu söylenen zihinle ilgili kullanmıştır.  Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar. Çevremize adapte olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı kurmanın bir yoludur. Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinci, bilinçaltının yanında ikincil öneme sahip bir unsur olarak görmektedir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış görünmeyen yanlarına dikkat çeker. Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi bulunmaktadır. Bunlar, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Kişisel bilinçaltı, bilincin hemen altındadır ve bireye aittir. Kişisel bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Bu bilinçaltı seviyesi çok derin değildir. Çünkü bilinçaltındaki olaylar kolaylıkla bilinç seviyesine getirilir. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak, kompleksleri oluştururlar. Kompleksler, zihin, güç ve aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Kişisel bilinçaltının altında kollektif bilinçaltı vardır. Kollektif bilinçaltı, birey tarafından bilinmeyen geçmişteki hayvan atalarının da dahil olduğu tüm nesillerin deneyimlerini kapsar. Kişiliğin temelini şekillendirir ve genel evrimsel deneyimlerden oluşur. Kişilikteki en etkili güçtür. Çünkü şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir. Jung’a göre tüm insanlar da kollektif bilinç ortaktır.

Arketipler

            Kollektif bilinçteki kalıtsal eğilimleri arketipler olarak adlandırmıştır. Arketipler bir kişinin benzer bir durumla karşılaşan atalarıyla benzer şekilde davranmasına hazırlayan zihinsel deneyimlerin daha önceden varolan belirleyicileridir. Arketipler, duygular ve zihinsel olaylar gibi yaşanır. Doğum, ölüm, hayatın belirli evreleri ve çok büyük tehlikelere verilen tepkiyle birleşir. Jung, ayrı bir kişilik sistemi olarak gördüğü dört arketip sistemi tanımlamıştır. Bunlar, persona, anima, animus, gölge ve bendir. Persona, kişiliğin en dıştaki tarafıdır. Gerçek kişiliği saklar. Persona başkalarıyla ilişkiye geçtiğimizde takındığımız maskedir. Bizi topluma görünmek istediğimiz biçimde sunar. Bu nedenle persona gerçek kişiliğimize karşılık gelmeyebilir. Anima ve animus, her bir cinsin, hem erkeksi hem de kadınsı eğilimler gösterdiği görüşünü yansıtır. Anima erkeklerdeki dişilik özelliğini, animus; kadınlardaki erkeksilik özelliğini gösterir. Gölge; hayatın daha alt şekillerinde yer alan mirastır. Kişiliğimizin hayvana benzeyen yanıdır. Gölge tüm ahlaksızlıkları, tüm hoş olmayan arzuları ve eylemleri ifade eder. Gölge çoğunlukla yapmamamız gereken şeylere bizi sevk eden olarak tanımlanır. Bu tür davranışlarda bulunurken birşeylerin üstümüze geldiğini söyleriz. İşte bu Jung’a göre, yaratılışımızın ilkel tarafıdır. Gölgenin olumlu yanı, insani gelişim için gerekli olan yaratıcılığın, spontanlığın ve yoğun coşkuların kaynağıdır. Ben, en önemli arketiptir. Ben, bilinçaltının tüm yönlerini dengeler. Kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrara kazandırır. Jung, ben’i, kendini gerçekleştirmeye benzetir. Kendini gerçekleştirme ile kişiliğin tüm yönlerinin bir ahenk ve olgunluk, uyum içerisinde olmasını kastetmiştir. Bu durum 35-40 yaş arasında ortaya çıkmaya başlar.

İçedönüklük ve Dışadönüklük

            Jung, içedönüklüğü ve dışadönüklüğü bilincin bir parçası olarak görmüş ve belirli durumlara bu iki şekilde tepki verildiğini söylemiştir. Dışadönük kişi libidosunu kendisi dışındaki olaylara, insanlara ve durumlara yöneltir. Bu tür bir insan çevresinden çok etkilenir, sokulgandır ve kendine güvenir.
            İçedönük insanın libidosu, kendi içine doğru yönelmiştir. Bu tür bir kişi dalgın, kendi düşüncelerini gözden geçiren, dışsal etkilere dayanıklı, kendine az güvenen, çekingen ve utangaçtır. Kişiler, tamamen içedönük ve dışadönük olamazlar.

Psikolojik Tipler

            Jung’a göre kişilik farklılıkları işlevler yoluyla da ortaya konabilir. İnsanlar işlevleri kendilerini hem nesnel dış dünyaya hem de öznel iç dünyaya yönelmek için kullanır. İşlevler, duyu, seziler, düşünme ve hissetme vb’dir. Düşünme, anlama ve kavramayı sağlayan kavramsal bir süreçtir. Hissetme öznel bir değerlendirme süreci iken, duyu; fiziksel nesnelerin bilinçli algısıdır. Sezinleme ise; bilinçsiz bir şekilde algılamadır. Düşünme ve hissetme, mantık ve muhakemeyi gerektiren tepki vermenin rasyonel biçimleri iken, duyu ve sezinleme rasyonel değildir.

Kelime Çağrışım Testi

            Kelime çağrışım testinin amacı, hastalardaki kişilik komplekslerini açığa çıkarmaktadır. Öncelikle hastaya bir kelime listesi okunur. Hasta her bir kelimeye, aklına ilk gelen kelimeyle karşılık verir. Jung, hastalarına bu testi uygularken her bir kelimeye karşılık verme zamanını, nefes alma ve derinin elektrik iletkenliğindeki değişiklikleri de ölçmüştür. Bu fiziksel ölçümle veri elde etmeye çalışmıştır. Eğer belirli bir kelimeye verilen tepki süresi uzunsa, nefes almada düzensizlik ve deri iletkenliğinde bir değişiklik varsa, bilinçaltında uyarıcı kelimeyle, birleşen duygusal bir problem olduğu sonucuna varır.

Yorum

Jung’un çalışmaları, din, sanat, psikoloji, psikiyatri, tarih ve edebiyat gibi alanları etkilemiştir. Jung, klinik gözlemlere ve yorumlamalara kontrollü laboratuar incelemelerinden daha çok güvenmiştir. Analitik psikoloji, Freud’cu psikolojiden daha az eleştiri almıştır. Jung’un psikolojik tipler hakkındaki görüşleri sayesinde Myers-Briggs göstergesi geliştirilmiştir. Bu gösterge bir kişilik testidir ve çalışan seçiminde ve danışmalık alanlarında kullanılmıştır. Jung’un içedönüklük ve dışadönüklük tutumlarını ölçen bir başka kişilik testine ilham vermiştir. Bu da Maudsley kişilik envanteridir. Bu sayede Jung’un görüşlerinin bir kısmının deneysel testlere uygun olduğu saptanmıştır. Jung’un kelime çağrışım testi, Rorshach mürekkep lekesi testinin gelişimini sağlamıştır. Maslow ve E. Ericson, Jung’un orta yaşın kişilik değişimi için çok önemli olduğu yaklaşımını benimsemişlerdir.

Sunday, December 9, 2012

Irkçılığın Psikolojik, Sosyal Psikolojik, Psikanalitik Açıklamarı





Alâeddin Şenel


Irkçılık bazı yazarlarca, korku, nefret, güvensizlik, dayanışma, fazla enerji, tutku gibi psikolojik ve sosyal psikolojik etmenlerle açıklanır. Pek çok açıklama bu başlık altında toplanabilir, ortaya atıldıkları tarih sırasına göre üç örnek ile yetiniyoruz. Bunlardan Reich'ınki psikanalitik olarak bir; Adorno ve arkadaşlarının açıklaması psikolojik ve sosyal psikolojik olarak iki; Krech ve Crutchfield'in açıklamaları psikolojik, sosyal psikolojik ve psikanalitik olarak üç boyutu da içeren açıklamalardır.210

a. Wilhelm Reich'ın Orta Sınıf İnsanının Bastırılmış Cinselliğinin Ürünü Olarak Irkçılık Kuramı

Wilhelm Reich (1897-1957) Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı adlı yapıtında, ırkçılığı faşizmin bir öğesi, ancak (s. 112'de) «Alman faşizminin tutunduğu ana menteşe ırk kuramıdır»211 diyecek kadar önemli, asal bir öğesi olarak görür. Reich bir öğretinin ekonomik temelinin onun somut dayanağını açıkladığını, ama bize onun akıldışı çekirdeği konusunda bir şey öğretmediğini (s. 118'de) söyler. Bir öğretinin maddesel, ekonomik temeli iki yönlüdür. Öğreti dolaylı yoldan toplumun ekonomik yapısına bağlıdır; dolaysız yoldan bu öğretiyi üreten ve toplumun ekonomik yapısıyla belirlenen insanların kendilerine özgü zihinsel yapılarına bağlıdır. Böylece, akıl dışı, ideolojik bir ortamda yetişen insanlar, akıldışı «kişilik yapıları» kazanırlar.

Reich'a göre emperyalizmin görüş açısını anlamak için onu doğuran ekonomik temele bakmalıyız. O zaman faşist ırk kuramı ile ulusçu öğretinin, ekonomik güçlüklerle karsılaşan bir egemen katmanın emperyalist amaçlarına bağlı oldukları görülür. Ancak bu ekonomik etmenler öğretinin özünü oluşturmaz, yalnızca yeşereceği toprağı oluştururlar. Faşist öğretinin akıldışı çekirdeği, faşist kişilik yapısıdır.

Reich, yapıtının (1942 yılında yapılan) birinci baskısında faşizmi, bir siyasal ideolojiyi örgütlü bir biçimde temsil eden siyasal partilerden biri gibi gördüğünü söyler. Her katmandan, her ırktan, her ulustan ve mezhepten insanları kapsayan hekimlik deneyimi, ona bu eski görüşünün yanlışlığını göstermiştir; faşizmin, orta sınıf insanının kişilik yapısının siyasal alanda örgütlenmiş görünümünden başka bir şey olmadığını öğretmiştir. Faşist kişilik yapısı belli partilere, ırklara, uluslara özgü değildir. Dahası, kişilik çözümlemesi alanında yaptığı deneylerle, faşist duyarlılığın ve düşüncenin bazı öğelerini taşımayan tek canlının [insanın] bulunmadığı, sonucuna varmıştır. Irksal önyargıların etkilerinin genişliği, dünyanın dört bir yanına yayılmış bulunmaları, bunların kaynağının insan beynindeki akıldışı kesim olduğunu göstermektedir. Öyle ki, ırklar kuramı faşizmin uydurduğu bir şey değildir; tam tersine, ırksal nefret, bu nefretin siyasal alanda dile getiriliş biçimi olan faşizmi doğurmuştur. Irkçı öğreti orgazm güçsüzlüğü çeken insanın kişiliğinde dışa vuran biyolojik bir hastalıktır. Faşizm, makineci buyurgan uygarlıkla onan makineci gizemci öğretisi tarafından ezilen insanın temel coşkusal tutumudur, bir «coşkusal veba»dır.

Ne var ki bu hastalığın kökleri derindedir. Bu bakımdan faşizm, ilk güdüleri, biyolojik güdüleri, binlerce yıldır baskı altında tutulan sıradan bireyin akıldışı kişilik yapısının dile gelmesidir. Buraya kadar düşüncelerini daha çok kendi sözlerinden izlediğimiz, bundan sonra izlemekte güçlük çekip yaptıklarını daha çok yorumlama yoluna gideceğimiz Reich, faşizmi, nesnel koşullar bakımından ekonomik bunalıma ve emperyalist eğilime bağlayan (Marksist), öznel koşullar bakımından cinsel güdüleri bastırılmış insanın akıldışı, gizemci kişilik yapısına bağlayan (Freudçu) bir sentezle açıklamaya çalışmaktadır. Bu iki olgu arasındaki bağlantıyı, anlayabildiğimiz kadar, ırkçılık kuramının sağladığını düşünmektedir. Ekonomik ve psikolojik öğelere bu ideolojik öğenin de katılmasıyla Faşizm, Reich'a göre, bir kitle eylemine dönüşmüştür. Hitler, geleneksel toplumsal yapılar arasında, özellikle aile içinde sıkışıp kalan cinsel enerjiyi açığa çıkarmış, harekete geçirmiştir212.

Reich yapıtının üçüncü baskısına yazdığı önsözde (s. 20' de) on yıl önceye (birinci baskının yapıldığı yıla) oranla ırkçı kuramın biyolojik gizemcilikten başka bir şey olmadığının daha iyi görüldüğünü söyler. Irkçılık kuramının dile getirdiği bu biyolojik gizemcilik şöyle işler: Saf Aryan ırkı düşüncesinin içindeki saflık kavramıyla, ırkın karışması korkusu yaratılarak, cinsel imsak yüceltilmiş, daha doğrusu geleneksel cinsel baskılama ideolojik bir biçim verilmiş olur. Naziler arasında cinsel ilişkilere ancak ırk, ulus, parti gibi belli kültür değerlerine katkıda bulunmak için izin verilmesiyle de, cinsel enerji parti yararına kullanılmış olur. Cinsel baskının biriktirdiği öfke ise, imsakçı davranmayan, ırkı karışık halklarla, kendilerinden Aryan ırkının saflığını bozma tehlikesi gelen Yahudiler'e yöneltilir. Bu öfke kendini Yahudiler'e eziyet etmek gibi sadist biçimlerde ortaya koyabilir. Irkçı kuram içinde Cermen kanının Yahudi kanıyla zehirlendiği görüşü, Alman düşünüşünün de Yahudi Marx tarafından zehirlendiği çağrışımını yaptırmaktadır.

Öte yandan efendiler ırkının üstünlüğüne inanmak, nasyonal sosyalist kitlelerin, kendilerini bu ırkın simgesi olarak sunulan führer ile özdeştirmelerine varır. Böylece, bir yandan yığın içindeki önemsiz kimselerin führer oldukları düşüne kaptıracak kadar körleşmelerine; öte yandan führere bağlanarak tutsaklıklarını seve seve benimsemelerine yol açar. Irkçı öğretide ırkların karışması kavramının toplumun egemen sınıfıyla ezilen sınıfların karışmaması kavramını gizleyişinde, sınıflı toplumda cinsel baskının oynadığı önemli rolü görürüz.

Cinsel baskı sonucunda biriken enerjileri böylece yücelten ya da saptıran nasyonal sosyalizmin ırk kuramının çekirdeği, ataerkil ailenin cinsel baskı ile bilinçaltına soktuğu «doğal cinsel yaşam ile orgazm işlevi karşısında duyulan öldürücü korkudur». Böylece Reich Alman faşizminin tutunduğu ana menteşenin ırk kuramı olduğunu ortaya koymuş olduğunu düşünür.

Reich 'a göre, Naziler'in emperyalizme hizmet eden ırkçılık öğretisi, tüm çelişkileriyle ve saçmalıklarıyla, akıldışı kökenlidir; olguları kendi kanıtlarına göre eğer büker. Böyle özünde irrasyonel olan bir düşünüşü rasyonel kanıtlarla çürütemezsiniz. Onu çürütmek için akıldışı işlevlerini günışığına çıkarmak gerekir. İki akıldışı işlevi vardır: 1. emperyalist özlemlere biyolojik bir kanıt kazandırmak, 2. ulusçu duyarlılığın bilinçdışı duygusal güdülerini dile getirip bazı ruhsal eğilimleri gizlemek.

b. Adorno ve arkadaşları’nın Etnosantrizm ve Yetkeci Kişiliğin Bir Ürünü Olarak Irkçılık Kuramı

Reich ırkçılığı, kökleri binlerce yıl gerilere dayanan cinsel duyguların bastırılmasıyla ilişkilendirdiği faşizmin, coşkusal veba dediği faşizmin dayanağı olan bir hastalık gibi görürken, faşizmi ve ırkçılığı Reich gibi kişilik yapısı ile açıklamaya çalışan Adorno ve arkadaşları, onu bir hastalık olarak görmezler213.

Adorno ve arkadaşları, The Authoritarian Personality (1950) [Yetkeci Kişilik] adlı yapıtlarında, siyasal ve ekonomik güçlerin etnosantrizmin hem kurumsal hem de bireysel psikolojik biçimlerinin gelişmesinde yaşamsal bir rol oynadığını (s. 151'de) kabul ederler. Önyargıların toplumun genel örgütlenmesinin [düzeninin] ürünü olduğunu ve ancak toplumun değişmesiyle değişebileceklerini (s. 975'de) teslim ederler. Ama etnosantrizm dedikleri ırkçı düşünüş ve tutumun yalnız açıklanmasını değil, engellenmesini, önlenebildiği kadar önlenmesini de (s. vıı'de) amaçladıkları için, konunun bu boyutlarını dışarıda bırakıp, kendi grubuna olumlu, öteki gruplara olumsuz önyargılarla bakan etnosantrik kişilik yapısı üzerinde dururlar. Freudcu bir kişilik yapısı kuramına (s. 5'de) dayanarak, etnosantrik (etnik benmerkezci) kişilik yapısının öğelerini açıklamaya girişirler. Vardıkları sonuç (s. 150'de) etnosantrik davranışın, düşüncenin her noktasına işleyen katı bir içgrup (ingroup, benim grubum) dışgrup (cut group, başka gruplar) ayrımına dayandığı, dışgruplara karşı basmakalıplaşmış olumsuz, düşmanca hayaller, içgruba karşı basmakalıplaşmış olumlu boyuneğici tutumlar takındığı, gruplar arası ilişkilerde içgrubun haklı olarak başat konumda olması, dışgrupların ona boyun eğmesi biçiminde sıradüzenci, yetkeci bir görüşü içerdiğidir. Böylece, «yetkeci kişilik» dedikleri bir tipi ortaya çıkarırlar. Bu yeni «antropolojik» tür, eski bağnaz tipten farklı olarak, yüksek düzeyde endüstrileşmiş bir toplumun irrasyonel ve antirasyonel inançlarını biraraya getirebilmektedir. Aynı zamanda hem aydınlanmış hem boş inançlıdır; bireyci olmaktan onur duyar, ama öteki insanlara benzememekten korkar. Öte yandan erke ve yetkeye körükörüne boyuneğme eğilimindedir.

«Potansiyel faşist» dedikleri, etnosantrik düşünüş ve tutumları olan bu kişilik yapısı; hemen her toplumda görülebilir. Toplumsal durum ve koşullar (s. vıı) ile içinde yaşanılan toplumsal ve siyasal düzen (s. 975) bu potansiyel faşist kişilik yapısının o ya da bu ölçüde su yüzüne çıkmasına yol açabilir. Öte yandan, yetkeci kişilik yapısı ile etnosantrik önyargılar ve benimsenen ideoloji arasında bağlantı vardır. Öyle anlaşılıyor ki, Adorno ve arkadaşlarının yorumuna göre, etnosantrik (ırkçı) düşünüş ve tutumlar, bir yanda kişilik yapısı ve toplumsal ve siyasal düzen ile öte yanda önyargılarla ideolojinin, bazı toplumsal koşulların ve olayların katalizörlüğü ile birleşerek, egemen düşünüş ve tutumlar durumuna gelmesiyle doğmaktadır.

Etnosantrik (ırkçı) eğilimlerin belli (sıradüzenci) dünya görüşleri ile birlikte görüldüğünü, sağ toplumsal ve siyasal ideolojilerin bir parçası olduğunu söyledikleri halde, (s. 104' te) etnosantrizmin gruplarda ve gruplar arası ilişkilerde varlığını sürdüren bir «ideolojik sistem» olduğunu da söyler1er. Sonuç olarak, antisemitizmi, ırkçılığı da içeren bir kapsamı olan «etnosantrizm» Adorno ve arkadaşları için, kişilik yapısı yetkeci olan potansiyel faşist kişilerde görülen düşünüş ve davranış biçimidir214

c. Krech ve Crutchfield'ın Psikolojik, Sosyal Psikolojik,Psikanalitik Bir Hastalık Olarak Irkçılık Kuramı

David Krech ve Richard S. Crutchfield, Sosyal Psikoloji Teori ve Sorunlar adlı yapıtlarında (s. 505 vd'de) Amerika’da ırkçılığa Sosyal psikolojik açıdan yaklaşan bilim çevrelerinin tipik tutumunu yansıtmaktadırlar. Bu yazarlara göre ırkçılık bir önyargıdır. Ancak Adorno ve arkadaşlarından farklı olarak, bu önyargıyı (s. 505'te) bir «hastalık» olarak görmektedirler. Böyle görmeleri onu düzenin normal bir ürünü olarak görmediklerini gösterir. Irkçılığın tarihsel kaynaklarının önemini kabul ederler ve karmaşık bir biçim almış olan bu sorunun zenciler bakımından yalın ve asal bir ekonomik uygulama ile [kölelikle] başladığından kuşku duymazlar. Irkçılığın tarihsel açıklamasında ise Tannebaum'un daha önce ele aldığımız «tarihsel rastlantı» kuramını benimser görünürler. Ancak, kitaplarının konusu gereği, sorunu bir bireysel psikoloji ve Sosyal psikoloji sorunu olarak ele alırlar. Böyle alınca da ırkçılığı, «başıbozukluk ve saldırganlık», «paranoia», «engellenen gereksinimlerin yolaçtığı saldırganlığı destekleyen bir önyargı», «bastırılmış gerilimlerin hizmetine giren önyargı», «belirsiz bunalım durumlarına hazır yorum olarak önyargı», vb. psikolojik, sosyal psikoloji, psikanalitik açılardan incelemeye, yorumlamaya girişirler.

Irk önyargısının Amerikan halkının heterojenliği gibi çevresel desteklerine de değindikten sonra, ırka bakarak fark, gözetmenin Amerikan toplumunun öteki kesimleri yanı sıra işçi (sendika) hareketinde, silahlı kuvvetlerde de her zaman görüldüğünü anlatıp, (s. 56l'de) bu «hastalığın» tüm sınıflarına yayılmış olarak Amerikan halkının 0'inde bulunduğunu söylerler215 ve yapıtlarının bir bölümünü ırk önyargısının denetlenmesine ayırırlar.


210 Collette Guilaum'in araştırmasında, ırkçılığın genellikle bireysel bir eğilim olarak görüldüğünü ve psikolojik terimlerle yorumlandığını gösterip, bunun ırkçılığın küçük görülmesi, rastlantısal bir olaymış gibi açıklanması tehlikesini içinde taşıdığı yolunda uyarıda bulunuluyor. (James D. Hallovan. «Mass Media and Race: A Research Approach», Race as News, s. 10'da).

211 Reich, Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı, özellikle s. 7-28'deki “Üçüncü Basıma Önsüz” ve s. 112-137'de III. Bölüm: Irk Kuramı.

212 Roger Daudonn, “Wilhelm Reich'ın Çevresinde Faşizmin Gidip Gelmeleri ve Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı”, Maria A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, çev. Cemal Süreyya, İstanbul, 1977, Payel Yayınları içinde, s. 286.

213 Adorno ve arkadaşlari, The Authoritarian Personality, s. 7.

214 Adorno ve arkadaşları. The Authoritarian Personality, özellikle Daniel J. Levinson tarafında yazılan IV. ve V. bölümler.

215 Krech ve Crutchfield, Sosyal Psikoloji Teori ve Sorunlar, özellikle XII. ve XIII, bölümler. Bu yapıtta, s. 54'de 1931 yılında Guilford'un yedi Amerikan üniversitesinde yaptığı ırksal tercih hiyerarşisi sonuçları verilmektedir. En beğenilenden en beğenilmeyene doğru 15 etnik -grup söyle - sıralanmıştır: 1. İngilizler, 2. Almanlar, 3. Fransızlar, 4. İsviçreliler, 5. İspanyollar, 6. İtalyanlar, 7. Ruslar, 8. Yahudiler, 9. Yunanlılar, 10. Japonlar, 1l. Meksikalılar, 12. Hintliler, 13. Zenciler, 14. Çinliler, 15. Türkler.


Kaynak: Alâeddin Şenel (1984): Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Bilim ve Sanat: Ankara, s. 136-142